Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Aralık 2017 Perşembe
ÇİZGİ ÖTESİ ' NE GEÇMEK Mİ, KALMAK MI ?
1990 yapımı Çizgi Ötesi ( Flatliners ) filminden sonra yine benzer bir konu sinemalarda. Ölümden sonra yaşam var mı, o sırada beyinde neler olmakta, ölümle yaşam arasındaki sınır nerede, kişi neler yaşamakta? En iyi tıp fakültesinde okuyan beş başarılı öğrencinin içlerindeki en sivri olanının yani Ellen Page' in ( Courtney rolünde ) yönlendirmesiyle, bu müthiş deneyim başlar. Ölümle yaşam arasındaki ince çizgiyi yaşamış olmak onlara ne kazandırır ?
Genel anlamda veya sinema tekniği olarak birçok eleştiri getirilebilir elbet ancak ben o mevzulara hiç değinmiycem. Etkisi altında kaldığım, altmış saniye içinde ölümü yaşayıp tekrar yaşama döndürülen bu gençlerin o süre içinde yaşadıkları. Bastırılmış veya unutulmuş yeteneklerine tekrar kavuşurlarken, yaşam artık onlar için aynı devam edecek mi?
Vicdanımızı hatırlamak, geçmişimizle yüzleşmek gerekli midir?
Korkularımızı kontrol altına almadan başarı yolları aşılabilir mi?
Tövbe ve helalleşme kavramları ne kadar önemlidir?
Bastırılmış duygular sizin hep önünüzde bir bariyer midir?
Suç varsa ceza çekilmeli mi yoksa bilinçaltının karanlık dehlizlerine mi süpürülmeli? Yoksa o bilinçaltı sizin gerçek cennetiniz ya da cehenneminiz midir?
Ruhu arındırmadan huzuru bulabilir miyiz?
Film bana bunları tekrar hatırlattı, muhasebeyi bizlere bıraktı...
15 Aralık 2016 Perşembe
EN İYİ HAYATTA KALMA HİKAYESİ : "ÖZGÜRLÜK YOLU"
İzlerken ben de o yolculuğu yaptım, ben de o karda dondum, çöl sıcağında yandım, açlıktan tükendim, susuzluktan kavruldum. Yorgunluktan bitap düştüm ancak yine de umudumu hiç kaybetmedim. Bu bir yol hikayesi. Manzara görüntüleri uçsuz bucaksız. Bunda filmin sponsorunun National Geographic olması etken. Oyuncuların o tükenmişliğini beynimize resim gibi kazıyan plastik makyaj ve sanat yönetmenliğine şapka çıkarılır.
Diğer yandan karakterlere ne sempati duyuyoruz, ne de onlarla duygusal bir bağ kuruyoruz. Tek başrol Tabiat Ana. Sadece insanın tabiat ile ilişkisine yoğunlaşan filmde hiçbir oyuncu da öyle ön plana falan çıkmıyor. Neyi düşüneceğine bile, sözde özgürlük naralarıyla devrim yaptığına inanan psikopat askeri liderlerin karar verdiği ve düşünmeyince sadece katleden sol sistemlerin, bir tür eleştirisi de var satır aralarında. Bir demirperde çığlığı.
23 Haziran 2016 Perşembe
MESELE KAZANMAK DEĞIL BİR ULUSUN KAHRAMANI OLABİLMEK? BİR EFSANE "AYRTON SENNA"
Uzun süredir bir paylaşımda bu kadar heyecanlandım. Bu bir film değil sonu itibarıyla de bizi darmadağın eden, kalpleri sıkıştıran duygusal bir yolculuk. Otoritelerce gelmiş geçmiş en büyük yarış pilotu olarak kabul edilen Senna, 1994 yılında, 34 yaşında yarış esnasında direksiyon milinden kopan bir kaynak parçasının başına saplanması sonucu öldüğünde, 3 kez Formula 1 şampiyonluğu elde etmişti. Brezilya' lı varlıklı bir aileden gelen alçakgönüllü, utangaç, devamlı tanrı inancını vurgulayan, ülkesine milyonlarca bağış yapacak kadar vatansever bu insanın belgesel ve çoğu arşiv görüntülerini izlerken rekabetin sadece pistte olmadığını, federasyonla olan çekişmelerinde görüyoruz. O dönem, F1’in bozuk düzeni ve adaletsizlikleriyle korkusuzca mücadele eden, para - siyaset - entrikalar dünyasında çoğu engellemelere rağmen inanmadığı durumlarda da sözünü esirgemeyen bir karakter.
2011 yapımı ödüllü ve çok ses getiren biyografi filmin yönetmeni Asif Kapadia. Yarışlara ilk başlaması, yükselişi, dünya şampiyonu Alain Prost ile rekabeti, ülkesi Brezilya' da insanların fakirlikten kırıldığı askeri diktatörlük döneminde halkına bir umut ve sevinç kaynağı olması çok iyi bir kurguyla anlatılmış. Sadece büyük bir yarışçı değil aynı zamanda bir ulusun kahramanı. Cenazesinde sokak röportajlarını izlerseniz ne demek istediğimi anlarsınız. Ölümünden sonra ailesinin adına kurduğu vakıf 12 milyon çocuğa sahip çıkmakta. Mesele kazanmak değil anlasanıza. Üstün ve korkusuz pilotluk kabiliyeti değil sadece konu, kişilik özelliğin, sahip olduğun yüksek değerler. Pistte kaza olduğunda diğerleri tam gaz yarışa devam ederken bizzat aracını durdurması ve rakibini gidip görmesi, duygusal olarak etkilenmesi benim dikkatimi çeken detaylar. Öldüğü son yarışta Michael Schumacher' in aracını durdurmaması ilginç. Senna' nın ölümüyle meydanın Schumacher' e kaldığı konusu da spor yorumcularının ortak fikri.
Beni en çok etkileyen mücadeleci ruhu ve kabına sığamayacak kadar bu spora gönül vermiş olması. Bir yarıştan sonra kendisini o kadar kaybeder ki araç durduktan sonra ellerini direksiyondan parmak parmak kurtararak ayırırlar. Bu nasıl bir hırs, motivasyon, kazanma ve mücadele örneğidir?
Mesele kazanmak değil anlasanıza. Kimdi kahraman? Başkasının rüyasında bile göremediğini hayal edip gerçekleştirebilendi.. Kendi işini en iyi şekilde yapan, bunun için fedakarlıktan kaçınmayan, zorlukları bahane etmeyen insandır kahraman, yeri geldiğinde herşeyi geri plana atıp, kendinden önce başkasını, takımını, ülkesini, menfaatini, okulunu, adaleti öne alabilendir, kahraman..Bilmem anlaşıldı mı????
2 Mayıs 2016 Pazartesi
"HERŞEYİN TEORİSİ" FİLMİ
Çok etkilenerek izlediğimi söyleyebilirim. En dikkat çekici cümle şuydu : İlk tanıştıkları zamanlarda kız soruyor Stephen Hawking' e "Neden Tanrı'ya inanmadığını söylemedin?". Cevap: "Bir fizikçi, doğa üstü bir yaratıcının, hesaplamalarını bulandırmasına izin veremez."
Ne desem, nerden başlasam bilemiyorum. Düşünsenize dünyanın en saygın üniversitesinde en parlak öğrencilerdensiniz, önce Oxford sonra Cambridge derken bir anda 21 yaşında patlak veren ALS yani bir nevi "motor nöron" hastalığı. Beyin dışında sinir sistemini giderek felç eden bir rahatsızlık ve tedavisi yok. Film, fizik alanında Einstein' dan sonra dünyaya gelmiş en büyük bilim adamı kabul edilen Stephen Hawking'in ilk eşi Jane Wilde ile üniversitede tanışıp, yirmi beş yıl evli kalmalarının hikayesi. Hawking'i canlandıran oyuncu Eddie Redmayne o kadar iyi oynamış ki, 2015 en iyi erkek oyuncu ödülünü kaptı. James Marsh' ın yönettiği film, Hawking'in bilimsel başarıları, kendisi ve eşinin bu ilerleyen rahatsızlığından dolayı yaşadığı zorlukları gayet iyi dengeleyerek aktarmış. Karısı, eşinin yemeğinden banyosuna, okula götürülmesinden bilim alanındaki çalışmalarına kadar eli ayağı oluyor. Karısı olmasaydı bu bilim insanı bu kadar yaşayabilir veya bu kadar başarılı çalışmalar yapabilir miydi? Yürek burkan da bir film. Sonrası mı onu da siz izleyin ve görün.
"HERŞEYİN TEORİSİ" aynı zamanda Stephen Hawking'in bir eseri. Fizik profesörü bu kitabında, genişleyen evren, kara delikler, evrenin kökeni ve geleceği, zamanın yönü ve boyutları, büyük patlama, termodinamik yasaları, genel görelilik teorisi gibi birçok havada asılı kalan soruları, bilimsel kanunlarla ayakları yere basar hale getirmiştir.
10 Nisan 2016 Pazar
O BİR KLASİK: "MACBETH"
Shakespeare (1564 - 1616) nasıl bir eser yazmışsa uyarlamaları beyazperdede farklı zamanlarda hep karşımıza çıkacak gibi. Günümüzden pek de farkı olmayan hırslar, ruhunu şeytana teslim etmeler, entrikalar, yalanlar, ilke ve sınır tanımama halleri. Ve bu iktidar hırsının insana neler yaptırabileceğini ve sonuçlarını ortaya koyan eser. 11. yüzyılda İskoçya' da kralın ordusunda general olan Macbeth ve kazandığı önemli savaşın ardından, üç kahinin kendisine kral olacağını söylemesi ile gelişen olaylar. Macbeth, siyasal iktidarın dilini temsil eden üç kahin ve ihtiraslı eşinin sözü ile bir robot misali bilincini kaybedip kaderine boyun eğerken vicdanıyla hesaplaşma içine girecek midir? Zaman zaman bir sinema eserinden çok tiyatroda olduğunuz hissine kapılabilirsiniz. Herkes beğenmeyebilir, beni en çok etkileyen ise epik havası ve insanın kalbine işleyen soundtrack ve başarılı oyunculuklar. Filmin her karesi muhteşem fotoğraflardan oluşur, özellikle de savaş sahneleri. Şairane diyaloglar hikayeyi daha da dokunaklı yapar ve bir süre o karamsar atmosferden çıkamazsınız. Eserlerinde kelimelerinin dizilişinde ufacık bir boşluk dahi barındırmayan Shakespeare' ın içinde aşk teması barındırmayan tek tragedyası olan Macbeth'ini sinema diliyle anlatmak kabul edelim ki çok zor. Atmosfer kasvetli, renkler karanlık ve hikaye çok sert bir konuyu işliyor.
2015 yapımı filmin yönetmeni Justin Kurzel. Oyunculuğundaki başarılı performansı ile akıllarda hep "Macbeth" olarak kalacak olan başrol oyuncusu Michael Fassbender. Bir savaştan kahraman olarak dönen Macbeth' in, iktidar hırsı yüzünden onursuzluğu, zalimliği seçme hikayesini izlemeye inanın ki değer.
30 Ocak 2016 Cumartesi
"NORDWAND" VEYA "KUZEY YAMACI FİLMİ"
Soğuğun insana verebileceği en maksimum acıyı gördünüz mü? Beyaz ile uçurumun müthiş görsel birleşiminde, dağın ve soğuğun haşmetine şahit oldunuz mu? Alman yönetmen Philipp Stölzl'den muhteşem bir dram, tarih, spor, macera filmi. Tabiat severler, tarihe ilgi duyanlar, dağcılığa meraklı olanlar veya olmayanlar 1936 Almanya' sının Hitler yönetimi atmosferinde geçen İsviçre Alpleri'ndeki 'Eiger Dağı' nın henüz keşfedilmemiş, 'ölü taraf' denilen kuzey kısmına çıkabileceklerine inanan iki arkadaşın hikayesini çok samimi bulacaklardır. Görüntü yönetmeni çok ayrı bir tebriği hak ediyor o yüzden görsel açıdan çok üst seviyede olan filmi, bu görüntüleri herkesin keşfetmesini isterim. Türünün en iyi örneklerinden olan filmin atmosferi adeta bizi de dondururken, gerçekçi sahneleriyle girdap gibi adeta insanı içine çekiyor.
2008 yılı Almanya, Avusturya, İsviçre ortak yapımı filmin oyuncuları Benno Fürmann, Johanna Wokalek, Ulrich Tukur, Florian Lukas.
Film gerçek bir hikayeden yola çıkmakta. İkinci Dünya Savaşı henüz çıkmamışken, köyde yaşayan iki gariban Alman dağcının zorlu ve fedakar macerası. Zirveye ulaşıp dünya yıldızı olmak varken zorda kalan diğer rakip ekipteki dağcılardan birini kurtarmak için zirveye çıkmaktan vazgeçecekler mi? Eğer başarırlarsa yalnızca özlemini duydukları toplumsal takdiri kazanmakla kalmayacaklar, Olimpiyat altın madalyasına da göz kırpacaklardır. Kuzey tarafının yamacındaki hazırlıkları sırasında Toni’nin sevdiği ilk kadın olan Luise’le karşılaşırlar ve hikaye böyle akar akar....
1930'ların dağcılığında kullanılan malzemeler, kıyafetler ve ip teknikleri hatta imkansızlıklar diyelim insanın içini burkuyor. Bu insanlar son derece cesur, dağcılığın gelişimine katkısı çok büyük insanlar. O yıllarda Alman-Avusturyalı dağcıların Alplerdeki ve Himalayalar' daki başarıları sıklıkla Nazi propogandası olarak kullanıldı. İsimleri kullanılan bir çok dağcı, sanıyorum dağcılık kültürünün de etkisiyle, nazi taraftarı olmadılar. Nazizmi eleştirmemekle, propagandaya alet olmakla suçlanabilirler tabi ama olsalardı dahi o dönemin şartlarını, üstlerindeki baskıyı düşünürsek çok da haksız sayılmazlar. Sonuçta bu adamlar fakir, o dönemde hayatta kalmaya çalışan sıradan insanlardı; dağlarda hiç de sıradan olmayan şeyler yapsalar da...
11 Aralık 2015 Cuma
CHASING ICE : "BUZUN PEŞİNDE"
Dünyayı insanoğlu olarak nasıl kendi ellerimizle bitirdiğimizin hikayesi. Görünen o ki hep beraber elbirliğiyle dünyayı yok etmeye devam edeceğiz, ta ki büyük bir afet insanların büyük bir kısmını yok edene kadar. Kibar veya ortalama cümleler kurmayacağım, bilakis sert, vurucu, eleştirel ve dokunaklı ifadelerim olacak. Yığınla ödülü kucaklamış bir belgesel filmden bahsetmek istiyorum. Zamansızlıktan kaç gündür izlemek için fırsat kolluyordum. Eğer izlemezsek insanlığımız yarım kalır, tamamlanamayız. O kadar yani. Elin oğlu idealist, çalışıyor, tarihe geçecek kadar insanlığa faydalı bir katma değer yaratıyor. Buna nasıl saygı duyulmaz? Hep kendi dışımızda olan bitene mevcut sessizliğimiz, duyarsızlığımız nereye kadar? Dar bir dünya görüşüne hapsolmuşluğumuz, aynı gündemlerle boğulmuşluğumuz, hep ayı, haftayı kurtarma telaşlarımız ve sığlığımız. Kısa vadeli menfaatlerimizin peşinde koşma halimiz. Bu ülkede yaşamak hep aynı filmi geriye sarıp sarıp izlemek. Arada gündemimizi değiştirelim derim.
Bu sadece bir belgesel değil, James Balog ve ekibinin Iceberg' lerin olduğu yerlere 25 tane kamerayı koyarak, 5 yıl boyunca binlerce kere fotoğraflamayı başararak, küresel ısınmanın nasıl hızlı ilerlediğini gözler önüne serme hikayesi. Eksi kırk derecede, ekipmanı kurmanın zorluğu, projeyi hayata geçirmenin lojistiği hepsi ayrı bir sıkıntı. Çok büyük zahmetlerle 12 kamera Grönland'a, 2 Montana'ya, 5 İzlanda, 5 kamera da Alaska'ya kurulur. James Balog, bilim adamları veya herkesin "dikkat küresel ısınma var" söylemlerini teorilerle veya bilgisayar modelleriyle değil bizzat dizlerindeki sakatlanmalara rağmen ve ailesinden uzakta geçirdiği uzun zaman dilimlerine inat, gözlemleyerek ve görüntüleyerek aktarmayı amaçlamış. İklim değişikliği kanıtlarıyla sunuluyor. Sırf görselliği için bile izlenebilir. Sadece bir şehir büyüklüğündeki buzulların üç yıl içinde hızla ortadan kaybolması. Yönetmen, yazar Jeff Orlowski' nin çekimlerini yaptığı film, iklim değişikliklerinin ne kadar tehlikeli boyutlarda olduğunu gösterir ve ürperten değişikliği gözler önüne serer.
Özellikle 17'inci ve 64'üncü dakikadaki muazzam tabiat olayını kaçırmayın derim. 39'uncu dakikada buzulların üzerinde rastladığımız, Orta Asya çöllerinden esen yüzey tozu. Yani doğal külün küçük karbon parçacıklarıyla karışmış bileşimi, yangınlardan, eksozlardan, kömür yakıtlı güç ünitelerinden gelen kurum parçacıkları. Simsiyah ve yoğun bir balçık kıvamında buzulları kirletmesinden ziyade siyah olduğu için güneşi buzullara göre daha bir yoğun çektiği için erimeyi de hızlandıran bir faktör. Filmin, 40'ıncı dakikada normal şartlar altında erimede dengenin nasıl sağlanabildiği, ancak ısınmanın arttıği için döngünün artık bozulduğu ve sürekli bir erimenin sözkonusu olduğu beni en çok sarsan kısmıydı.
Sadece bir belgesel değil, aynı zamanda geniş bir kampanyanın da parçası film. Alınabilecek sıradan önlemlerle küresel ısınmayı durdurmak, sosyal medya aracılığı ile siyasileri harekete geçirmek ve çevre olaylarında farkındalık yaratmak başlıca amaçları arasında. Fragman da aşağıda.
16 Kasım 2015 Pazartesi
KAN - TER - GÖZYAŞI : "WHIPLASH"
Bu üç hissi bir arada ve en yoğun biçimiyle yansıtır bize film. Müzik sanatı adına “kabiliyetin yoksa sonun rock grubunda çalmak olur” düsturundan yola çıkan "jazz kültürü" filmin ana teması. Her iki anlamda da inanılmaz performanslar izliyoruz 100 dakika boyunca. Amerika'nın Erol Taş'ı da mevcut filmde. Ben duygularını hep açık eden biri olarak 'vah vah, tüh tüh' demekten filme zor odaklanırım hep. Burada da bayağı bir 'dövündüm' diyelim.
Amerika’ nın en prestijli müzik okulu olan Shaffer’ ın, en önemli orkestra şefi Terrence Fletcher (J.K. Simmons)’ ı izlerken acaba büyük bir müzik dehası mı yoksa takıntılı ve ruh hastası mı diye karar veremezken, büyünün final sahnesine kadar çözülemediği gerilim dolu bir film izliyoruz aslında. Konu basit gibi algılansa da hep bir ters köşe olma hali var. Sınırlar zorlanıyor, izlerken yoruluyorsunuz. Evet sinirlerim bayağı bir yoruldu ancak filmin genelindeki o bohem havaya da bayıldım.
2014 yılı yapımda, usta yönetmen gerek gerilimi gerekse ince mizahı o kadar usta biçimde işlemiş ki sahnelerin içine girmemek o atmosferi hissetmemek mümkün değil. Bilhassa senaryodaki hırs, azim, mükemmeliyetçilik, kıskançlık, egolar, yalnızlık üzerine dokunuşları dikkate değer. Kariyerinin çok başında bir genç ve çaptan düşmüş bir orta yaş insanı tezatlığı. Zevk almak için, Miles Teller ve J.K. Simmons’ın (bu rolüyle Oscar'ı kucaklamıştır) kesinlikle izlenmeye değer performanslarına odaklanalım. Her iki oyuncu da işimizi kolaylaştıracak kadar başarılı. Hem gönlümüzün, hem aklımızın, hem de kulaklarımızın pasını silecek bir yapım. Buradaki sinemasal olay, jazzın çok ötesine geçmiş. On yani tam yıldızlı pekiyi.
Amerika’ nın en prestijli müzik okulu olan Shaffer’ ın, en önemli orkestra şefi Terrence Fletcher (J.K. Simmons)’ ı izlerken acaba büyük bir müzik dehası mı yoksa takıntılı ve ruh hastası mı diye karar veremezken, büyünün final sahnesine kadar çözülemediği gerilim dolu bir film izliyoruz aslında. Konu basit gibi algılansa da hep bir ters köşe olma hali var. Sınırlar zorlanıyor, izlerken yoruluyorsunuz. Evet sinirlerim bayağı bir yoruldu ancak filmin genelindeki o bohem havaya da bayıldım.
2014 yılı yapımda, usta yönetmen gerek gerilimi gerekse ince mizahı o kadar usta biçimde işlemiş ki sahnelerin içine girmemek o atmosferi hissetmemek mümkün değil. Bilhassa senaryodaki hırs, azim, mükemmeliyetçilik, kıskançlık, egolar, yalnızlık üzerine dokunuşları dikkate değer. Kariyerinin çok başında bir genç ve çaptan düşmüş bir orta yaş insanı tezatlığı. Zevk almak için, Miles Teller ve J.K. Simmons’ın (bu rolüyle Oscar'ı kucaklamıştır) kesinlikle izlenmeye değer performanslarına odaklanalım. Her iki oyuncu da işimizi kolaylaştıracak kadar başarılı. Hem gönlümüzün, hem aklımızın, hem de kulaklarımızın pasını silecek bir yapım. Buradaki sinemasal olay, jazzın çok ötesine geçmiş. On yani tam yıldızlı pekiyi.
2 Kasım 2015 Pazartesi
"HAYAT AVCISI" : AVLADIK MI AVLANDIK MI ?
Hayat Avcısı, (The İmposter ) 1994 yılında ABD'nin Teksas eyaletinde ikamet eden 13 yaşındaki Nicholas Barclay'in ortadan kaybolmasının ardından, 1997 yılında Fransız şarlatan ve dolandırıcı Frédéric Bourdin'in kaybolan Nicholas Barclay olduğunu iddia ederek ortaya çıkmasını anlatan, gerçek bir olaya dayanan 2012 Birleşik Krallık yapımı belgesel biyografi filmidir. Hani biraz tuhaf gibi, belgesel desen tam değil, biyografi desen tam değil. Öyle klasik bir sinema bekliyorsanız üzgünüm bu film size göre değil.
Son zamanların en ilgi çekici ve güzel filmlerinden biri olmuş bana göre, film festivallerinde aldığı ödüller ise dizi dizi. Filmin başında bir sahtekar ve mağdur aileyi izleyerek başlıyorsunuz ancak gerilim ve heyecan son yarım saatte başlıyor, sizi şaşırtıyor ve enteresan bir sonla bitiyor. Son derece etkileyici ve akıldan zor çıkacak bir film. Böyle birşeyin gerçekten yaşanmış olduğunu bilmek ise ayrıca ilginç ve bir o kadar da ürkütücü. Sona geldiğimizde ise sahtekarlık ve ikiyüzlülüklerle dolu bir dünyada yaşadığımız gerçeği yüzümüze çarpılıyor acımasızca. Cezayirli olduğu için ayrımcılığa uğramış, hayatını kurtarmak için yolunu arayan bir adamın seçimleri, dünyada olup bitenlerin yanında tertemiz kalıyor ne de olsa..İzlediğimiz süre boyunca tekrar tekrar şaşırmamıza sebebiyet veren şahane bir film. Oğlumun tavsiyesiyle son dönemde bir saniye bile sıkılmadan izlediğim nadir filmlerden.
1 Kasım 2015 Pazar
EN İYİ FİLMLERDEN: 'AŞK ZAMANI'
Film, sinema demişken birkaç cümleyle genel fikrimi söylemek isterim. Film endüstrisinde en büyük yapımcı firmalar Hollywood' da ve bir filmde en büyük finansal desteği görmekteler. Sadece arada dünya sinemasını da izleme taraftarıyım. Ana akım filmlerin dışında Robert Redford' un babası olan 'Bağımsız Sinema' nın takipçisi olmak gibi mesela. Bağımsız Sinema için 1981'den beri ABD' nin Utah eyaletinde 'Sundance Film Festivali' gerçekleştirilir. Amaç küçük bütçeli yapımlar çıkarmak, Hollywood film endüstrisine ve onun Oscar temelli üretim şemasına alternatif getirmek.
Asıl konumuza gelirsek 'AŞK ZAMANI' gelmiş geçmiş en iyi aşk filmleri sıralamasında tepelerde yer alan bir film. Yapım gelmiş geçmiş en şiirsel ve stilize aşk temsili diyebiliriz. 1962’de geçen eserin aynı binada yaşayan iki karakter odağında oluşan metinleri, estetik duygusu ve yalnızlığı anlatan kareleri kolay kolay akıllardan çıkmayacak gibi. 2000 yılı yapımı bu film, ortası olmayanlardan, ya çok beğenir, ya hiç beğenmezsiniz.
Hani sorsalar ki...En şiirsel, en sahici, en sarsıcı, en gizemli, en dokunaklı aşk filmi hangisidir? Kesinlikle 'Aşk Zamanı' derim..O nasıl bir müziktir, dağıtıyor insanı...En başta üç dakikalık videoda o meşhur soundtrackı paylaştım zaten. Klasik anlatımlı filmleri biliyoruz ve kanıksadık artık. Ben bu klişe mevzuya nasıl farklı bir yorum getirmişler ona bakarım. Anlatım çok naif, işte burda beni kazandı. Hong Kong'lu yönetmen Wong Kar Wai' nin edit, kurgu, ışık, renk ve ambiyans harikası filmini izlerken, diğer tarafta kare kare akıllarda kalan son derece hüzünlü, şiir gibi, sade ama majestik, acayip bir dünyada kayboluyorsunuz. Kadın oyuncunun çiçekli elbiseleri, merdivenleri çıkışı ve yürüyüşündeki zerafeti hiç unutmıycaz.
Aralarındaki tek temas birbirlerinin ellerine dokunmaları olduğu halde, kadın ve erkeğin birlikte oldukları sahnelerdeki o muhteşem elektrik ve tutku boğazınızın düğümlenmesine yol açıyor. Neden bu kadar çok etkilendiğimi düşünmüş olmama rağmen hala tamda çözebilmiş değilim konuyu. İşin sırrıda bu belki, "çözümleyememe" hali. İyi seyirler.
27 Eylül 2015 Pazar
INTERSTELLAR ( YILDIZLARARASI )
Dünyaca ünlü fizikçi Kip Thorne' nun yapımcılığında, en yetenekli yönetmenlerden Christopher Nolan imzalı film, ilk izlediğimde çokda anlamadığım, quantum, Einstein, fizik, kütle çekimi, solucan deliği, 5. boyut, İzafiyet Teorisi kavramlarında kaybolduğum fakat diğer yanda dramatik temellere oturtulmuş, özünde aile kavramını, aşkı, özlemi, sadakati, cesareti ve zamanın acımasızlığını da anlatmaya çalışan bir hikaye. Film dediğin tamda böyle olmalı, hemen anlaşılmamalı, seni araştırmaya ve sorgulamaya itmeli, üzerinde konuşulmalı ve sarsmalı!
Müziklerini Hans Zimmer' in döktürdüğü, kim ne derse de bugüne kadar çekilmiş en tutarlı, en gerçekçi bilim kurgu filmlerinden. Başroldeki Matthew Mcconaughey' in uzay yolculuğu dönüşünde kendine 2-3 yıl geçmişken kızının 90 yaşında ve ölüm döşeğinde olması en dramatik sahne. Diğer filmlerde alışılmış tehdit, üstünlük, iyiler-kötüler, rehin tutma gibi ögelerin değil tamamen bilimsel bir durumun olması ve filmin dalında eğitimli insanların arasında çok az kelime ve anlatımlarla ilerlemesi aklıma gelen detaylar.
Dünyanın yavaş yavaş öldüğü gerçeğiyle beraber, Karadelikleri Einstein' ın Görelilik Teorisi' ne uygun görselleştiren ilk yapım olması yanında film, insanoğlunun mevcut biyolojik durumuyla evrenin herhangi bir noktasını keşfetmesinin mümkün olamayacağını oldukça naif bir dille anlatmıştır. Yani evreni keşif yolculuğunda acıkan, duygusal davranışlar sergileyen, zaruri ihtiyaçları olan, bazen kalbinin sesini dinleyebilen insanın maalesef yeri yok. Öyleyse insanoğlu olarak ya artık kendi evrimimize şekil verip rotamızı çizeceğiz ya da evrim basamağında yer alıp dünyaya ve limitleri oldukça kısıtlı olan vücudumuza hapsolacağız.
Müziklerini Hans Zimmer' in döktürdüğü, kim ne derse de bugüne kadar çekilmiş en tutarlı, en gerçekçi bilim kurgu filmlerinden. Başroldeki Matthew Mcconaughey' in uzay yolculuğu dönüşünde kendine 2-3 yıl geçmişken kızının 90 yaşında ve ölüm döşeğinde olması en dramatik sahne. Diğer filmlerde alışılmış tehdit, üstünlük, iyiler-kötüler, rehin tutma gibi ögelerin değil tamamen bilimsel bir durumun olması ve filmin dalında eğitimli insanların arasında çok az kelime ve anlatımlarla ilerlemesi aklıma gelen detaylar.
Dünyanın yavaş yavaş öldüğü gerçeğiyle beraber, Karadelikleri Einstein' ın Görelilik Teorisi' ne uygun görselleştiren ilk yapım olması yanında film, insanoğlunun mevcut biyolojik durumuyla evrenin herhangi bir noktasını keşfetmesinin mümkün olamayacağını oldukça naif bir dille anlatmıştır. Yani evreni keşif yolculuğunda acıkan, duygusal davranışlar sergileyen, zaruri ihtiyaçları olan, bazen kalbinin sesini dinleyebilen insanın maalesef yeri yok. Öyleyse insanoğlu olarak ya artık kendi evrimimize şekil verip rotamızı çizeceğiz ya da evrim basamağında yer alıp dünyaya ve limitleri oldukça kısıtlı olan vücudumuza hapsolacağız.
24 Eylül 2015 Perşembe
EJDERHA DÖVMELİ KIZ
Önce filmini seyretmiş, sonra çok iyi satanlar listesinde yer alan kitabını okumuş yani mevzuya tersten dahil olmuş biri olarak her ikisinide çok başarılı bulduğumu ifade etmeliyim. Yönetmen efsane isim David Fincher, başrolde Daniel Craig, Rooney Mara.
Asılsız bir iddia ile suçlanan Mikael Blomkvist, adını temize çıkarmak için, başı zaten dertte olan biri olarak, yeğenlerinin ölümünden muhtemelen sorumlu olan İsveç' in en zengin endüstri patronları arasında yer alan ailenin malikanesine doğru yol alır. Bu arada sıradışı 'hacker' Lisbeth Salander ile yolları kesişir ve birlikte geçmişten gelen cinayetler zincirini çözmeye çalışırken aralarında hassas bir güven köprüsü de kurulacaktır. Bayan oyuncu o kadar başarılı ki, onun gerçek hayattada o dövme ve piercing'lerle yaşadığına inandırmıştım kendimi bir süre.
Soğuk kış mevsimi görüntülerini seviyorsanız, Baltık Ülkeleri' ne karşı benim gibi merak ve sempatiniz varsa, esrarengiz konulara ilgi duyuyorsanız izlemenizi öneririm.
2 Ağustos 2015 Pazar
20. YÜZYILIN EN KÜLT KADIN ŞAİRİ
Film, 20.yy' ın en önemli, en bunalım kadın şairlerinden Sylvia Plath' ı anlatır. Tamam eski, 2003 yapımı. Bu tavsiyelerde gündemi yakalamak gibi bir derdim yok. Ben bende derin iz bırakanların peşindeyim. 1956 İngiltere' sinde babasını kaybetmiş Sylvie Plath, Cambridge' de idealist bir şair olma yolunda okuyup edebiyatla hayata tutunmaya çalışırken, kendisi gibi önemli bir şair olan Ted Hughes ile tanışır. Film, iki sanatçının evliliğinin zorluğu, sanat çevrelerinin ikiyüzlülüğü ve medyanın bu çevrelere bakışı gibi yan okumalarıda içerir. Benim en çok içimi buran şeyse, Sylvie Plath' in kendisinin yaptığı gibi, eşini kendisine adanmış olarak göremediğinde zorda kalışı ve sıkışmış çaresizliği. Gwyneth Paltrow o kadar iyi oynamış ki filmde, Daniel Craig' i gölgede bırakmış. Mutlaka izlenmesi gerekenlerden. Onun bir sözüyle bitirelim paragrafı :
Ölmek, herşey gibi bir sanattır.
Bu konuda yoktur üstüme
Öyle ustaca yaparım ki cehennem gibi gelir.
Öyle ustaca yaparım ki gerçekmiş gibi gelir.
Bir talebim olduğunu bile söyleyebilirsiniz.
Öyle kolayki bir hücrede bile yapabilirsiniz.
Öyle kolayki yaparsınız ve kımıldamazsınız.
11 Temmuz 2015 Cumartesi
Başkalarının Hayatı
Soğuk savaş döneminde anlatılan sıcacık bir insan hikayesi. En zor şartlar altında dahi olunsa, bedeline rağmen iyilikten vazgeçmeyelim, evrensel ahlaki değerler ölçüsünde..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


































