Günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Eylül 2017 Cuma

MUTLULUĞUN TARİFİ


"Sevda kuşun kanadındaysa" mutluluk neredeydi veya neydi? Düşündüm tam gerçek tanımın üzerine, biraz tersten bakarak tabi.
Mutluluk, kıymeti bilinmeyen gençlikte,
uzun zaman ihmal ettiğimiz dostun selamını aldığımızda duyduğumuz mahcubiyette, acıklı bir Türk filmi senaryosu çıkarmadığımız yaşanmışlığımızda,
sığınmadığımız bahanelerde,
sırtladığımız hatalarımızda,
bazen kaçırılan trenlerde, genellikle son vagonun son yolcusu olma halimizde,
kendimizi kimseyle kıyaslamama değerliliğinde,
yakalanan detaylarda,
tüh tüh larda, vah vah larda,
dozunu iyi ayarladığımızda bizi biz yapan egolarımızda - bencilliğimizde,
yüzümüze kapanan kapılarda,
sizin zıttınız insanların, bize öğrettiklerinde,
herşeyin bir etme - bulma dünyası olduğunu iyi tahlil etmede,
bazen çokluk ve bolluk deryasında körleşmeden "aslolanı" yakalayabilmekte,
hep hakikatlı olmaya, buna çaba göstermekte,
iki ucu çıkmaz sokakta bazen cambaz misali olmazları oldurmaya çalışmakta,
bazen de vitessiz ve frensiz rölantide götürmek yaşamı, sadece dengeyi koruyabilmekte,
yaşamın "birleşik kaplar yasası" olduğuna, bütün boşlukların birgün mutlaka dolacağına inanmakta,
mağdur olduğunuzda bazen başınızı dik tutup küllerinizden doğmak, bazen de o külleri esen yellere savurmakta,
bazen kendi sessizliğine kapanmak, susma sabrı göstermekte,
bazen de güldür güldür kendi doğrularının peşinden gitmekti yalnızlığı göze ala ala,
acını ıssızca yaşayıp, sevincinde nazar korkusuyla abartısız kalabilmekte,
sıranın sana hiçbir zaman gelmeyeceğini bile bile, ümitle beklemekte,
varsın onlar öyle bilsin, mütevaziliği ve sükuneti korumakta,
çoklu seçenekler arasında hep en yokuşluyu seçmekte...
Ve tüm bunların bize öğrettikleriydi..

Mutluluk çok çoklu çok katmanlı birşeydi, mutluluğu aramak mı veya onu gittiğin yere götürmek miydi aslolan? Yoksa o senin diğer adın mıydı?

E rüzgar hep de ters istikamette esmez ya, bazen de sizi önünüze katardı. İşte mutluluk bunu görebilmek ve şükranlarınızı sunabilmekti hayata. Bazen öyleydi, bazen de böyleydi ancak hep sizden ve bizden birşeydi ; MUTLULUK..



28 Kasım 2016 Pazartesi

VAROŞ - VAROŞLUK - VAROŞ OLMAK


Gecekonduda büyümek, kırsalda doğmak ya da kısıtlı bir bütçeyle yaşamak zorunda olmak mı varoşluk? Ya da daha ilk zorlukta bırakıp terkettiğin topraklarının o güzelim geleneklerini unutmak mı?

Çok okul okumuş olman, çok varlıklı  olman da bu gerçekliğin üzerini örtemez. Peki o zaman nedir sorunun, seni daha az incitmesi mi barksızlığın? Öğretmeninin daha ilkokuldayken "eviniz kaç oda sorusu mu?" incindiğin. Haklısın zamanının önemli bir bölümü büyük şehrin başdöndürücülüğü ile kendin arasında derin bir "kendini arayış" ile geçmiştir belki. Hep karşı çıktığım bu ayrıştırıcı ifadeye son zamanlarda pek bir takmış durumdayım.

Söyleneni yanlış anlarsın çünkü para dışında hiçbir değer ölçütüne sahip değilsin. Kadınlara zerre saygı duymazsın. Varoşluk, bence özürlü doğmuş bir çocuk gibidir. Hep tutturulamayan bir ölçüsüzlük vardır ; arkadaşlıkta, eğlencede, saç - giyim stillerinde. Herşeyin janjanlı dört dörtlüktür de tek bir sarfettiğin kelime herşeyleri ele verir, sen yine farketmezsin. Maddi  bir ayırımcılık değil ifade etmek istediğim. Peki bundan bana ne o zaman. Çünkü o kadar çoksunuz ve her dakika hayatlarımızın içindesiniz ki! Aslında bizlere ve topluma büyük bir manevi yüksünüz. Keşke çiğliğinin, kompleksinin farkında olabilse, yamalı bohça ruhunu bir özgür kılabilse, işte o zaman tam anlamıyla olduğunu iddia ettiği gerçek demokrat, gerçek hümanist bir zihniyete kavuşmuş olacaktır. Bir özgür kılabilse...

29 Nisan 2016 Cuma

İKİNCİ EL TUTKUSU


Bizler genel anlamda hava atmayı sevdiğimiz için birşeyin ikinci el olma haline pek bir burun kıvırırız. Aman "etraf ne der", "vah vah bugünlere mi kaldı" safsataları arasında paşa torunu olma hallerimizden asla taviz vermeyiz. Oysa ki ikinci el giysi ve eşya yurt dışında ciddi büyük bir pazarı, piyasası olan, çok geniş bir alan. Zenginlerin de kullandığı bir mecra. Üstelik bu ülkeler bizden kat ve kat gelişmiş ekonomiler. Örn; İngiltere ve ABD gibi. Bizler tüketim çılgınlığımıza devam edelim, gerekirse yirmi dört ay taksit ödeyelim, olsun yeter ki ikinci el yani onun eskisi, bunun püsküsü olmasın. Gittigidiyor ve sahibinden.com siteleri bu boşluğu bir nebze de olsun dolduruyor.


Hani derler ya, bir önceki hayatımda eskici miydim neydim? Bu farkındalığı biraz geç keşfedenlerdenim ve yavaş yavaş bir tutkuya dönüşmeye başladı. Bu ayrı bir kültür demeyeyim de duygu meselesi. Alınıp hiç giyilmemiş ikinci ele düşmüş çok iyi bir marka da olabilir bu giysi veya çanta. Kitap belki. Veya başka birşey. Komik bir fiyata alınmış dünya markası bir parçayı, çok pahalı bir marka giysinizle de tamamlayabilisiniz. İşte hem ucuz hem tarz giyinmek diye buna denir ve de kombininizin eşi benzeri de yoktur. Çekinceniz varsa da kim görecek, kim bilecek?
Satan da malını çöpe atmamış, değerlendirmiş oluyor bir nevi. Düşünsenize bir öğrenci evi pekala en ekonomik şekilde ikinci el eşyalarla döşenebilir. Herşeyde tercih edilmeyebilir, temizini, kirlisini, iyisini ayırt etmek artık sizin çabanıza ve zevkinize bağlı. Elektronik eşyalarda karşıyım yani o alanı çok bilmiyorum. Biz en azından arkadaşlarımızla aramızda bazen birimize küçük, dar veya bol gelen ya da sıkıldığımız giysilerimizi değişim yapıyoruz ve de çok mutlu oluyoruz. Yani trampa ekonomisi uyguluyoruz. Tavsiye edilir.


16 Nisan 2016 Cumartesi

BİRİ ARSIZ GÜZELLİK DİĞERİ ASİL ZERAFET


İki favori ağacım vardır benim. Biri erguvan, diğeri manolya. Erguvanım yani tam da bu mevsimde aynı yerden dalından hatta gövdesinden bile ikişer üçer tane çiçek açacak kadar arsız erkek çocuğum. Baharda hiç bekleyemez, daha yapraklanmadan direk çiçek açar. O kadar sabırsızdır. Hristiyanlığın ve Bizans' ın zenginlik ve gücü temsil eden önemli simgelerindendir. Erguvan moru o dönemler sadece kralların giysilerinde kullanılabilirdi. Bizans çiçeği dense de, bugünlerde benim için İstanbul demek ERGUVAN demektir. Boğazın pempe süsü, bahar müjdecim. Tabiattaki en güzel renge sahip mor salkımlarınla gönül yaylarının gevşediği zamana denk gelensin. 

Yine kışın o kocaman ve parlak yapraklarını dökmeyen, Mayıs, Haziran gibi çiçek açmaya başlayan asil, vakur, nazlı, endamlı kızım yani MANOLYAM. Ağacının cüssesine bakıp da bir odun dalı deyip aldanmayalım lütfen. Göründüğünden narindir, hassastır, kırılgandır. Dokununca kararır, solar yani uzaktan sevmek gerekir. Beyaz açan çiçeğinin zerafetine ve aromatik kokusuna aşık olunasıdır. Parfüm yapımında kullanılan iri beyaz çiçeklerinin kokusu gece kokusu mu veya ten kokusu mudur bilemem ancak gözlerinizi kapattığınızda sizi ziyarete gelir. 


Manolya ağacı, bulunduğu ortama, mekana prestij kazandırandır. 1955' de "Koklamaya Kıyamam, Benim Güzel Manolyam" bestesiyle Zeki Müren ilk Altın Plak Ödülü almıştır. Şarkısı bile kendi gibi çok naif. Hangi kadın olmak istemez ki koklamaya, dokunulmaya kıyılamayacak kadar çok sevilen bir manolya olmayı?



28 Mart 2016 Pazartesi

NE ÖLDÜREN NE GÜLDÜREN DERT "BEL AĞRISI"


Bir çoğumuzun başına gelmiştir, ters bir hareket, ağır kaldırma veya hareketsiz bir yaşam tarzı sonucu hayatımızın bir döneminde bel ağrısı çekmişliği vardır. Hatta bazen bir bakmışız bel fıtığı olmuşuz. Her rahatsızlık zor ve dayanılmazdır tabi ancak bu bir dönem benim de hayatımı kitleyen, yaşam kalitesini düşüren, çok çaresiz bırakan bir dertti. Doktor doktor gezersin, kolunu kaldır, bacağını indir muayenesi sonrası B vitamini iğneleri ve meşhur kas gevşetici Voltaren' le eve dönersin ancak dert aynı derttir. MR ların çekilirken ciyaklarsın o tabut gibi cihazlarda. B vitaminleri bir işe yarasa da derdine derman olmaz, kas gevşeten ilaçlar da geçici olarak da ağrını hafifletir ancak epey bir uyuşukluk ve sersemlik yapar. Sonra aynen ağrılar kaldığı yerden devam eder. İnsanın en temel ihtiyaçlarını bile yardımsız yapamaması, yatağa mahkum olması, ağrıdan günlerce uyuyamaması, yerlerde emeklemesi hiçkimsenin başına gelmesini istemeyeceğim durumlar. Ancak hayata dair en iyi öğretilerimi ben bu dönemimde edindim, içinizden bir filozof dahi çıkabilir o kadar yani. Çünkü kimse en yakınınız bile sizi, sizin gibi anlayamıyor.


7 Mart 2016 Pazartesi

TERKETMEK Mİ ? TERKEDİLMEK Mİ ?


Bu akşam kendimleyim, izlerken kocaman şehri odamın penceresinden güneşi batırıyorum. Suskunluğumun en dibindeyim. İlk kez kadehi göğe uzatıp kendime kaldırıyorum. Kendimi bile şaşırtıyorum, farketmeden kurumuş boğazımı ıslatırken. En çok ihtiyaç duyduğum zamanlarımda en çok yanımda olan ve en sadık değerlim değil miydi yalnızlığım ? Güneşin son ışık huzmeleri vururken kan kırmızısı bardağıma, yalnızlığımı düşünüyorum ve seni, bizi... Sustukça düğüm düğüm keIimeler. Susmak kabullenmek miydi yoksa karşı bir duruş mu ? Bastıramadığım sesler uğuldarken beynimde anlıyorum ki yalnızlık hem alışamadığım hem de aşamadığımdı.


Mutluluk sen miydin, yoksa düşüncelerimdeki esrarengiz hayalin mi? Veya hiç beklemediğim anda omuzuma konan uğur böceğim mi ? Kimsesiz ve yalnız odamın penceresinden izlemeye devam ediyorum, sonsuz şehri. Seçebilmeliyim diyorum mutlu yüzleri ancak nafile... Nedeni herkesin mutsuzluğu mu yoksa buğulanan gözlerim miydi ? Hayatın içinde onu yaşamak yerine, yukardan bakıyorum bu sefer. Sensizsem eğer aynı değil midir bütün odalar ? Hiç yapmadıklarımı yapmalıydım katran karasına dönen akşamda, bir sigara tellendirmeli veya bir küfür savurmalıydım! Yıldızlara uzattığım ellerim bir isyan değil kabulleniştir artık. Sadece şu son kalan, ince sızımı bastıramıyorum.


3 Mart 2016 Perşembe

NE OLACAK BU ÖFKEMİZ ?


"Öfke elimizde tuttuğumuz kızgın bir taş gibidir ve birçok kere muhatabını bekler. Onu taşıdığımız sürece ancak kendimize zarar veririz" demiş Japon atasözü. Öfkesine kul olmuş, yöneteni öfkesi olanlardan olmayalım. Böyle kişilerden da itina ile uzak duralım. Hakimiyetsiz insanlarda durumu farkettiğiniz an eğer mümkünse hemen uzaklaşın, ben artık öyleyim, hiç takmıyorum. Ancak ne mümkün bu bazen pek de elimizde olmuyor.



Farkında mısınız, son yıllarda ne kadar sinirli ve patlamaya hazır el bombası kıvamındayız birçoğumuz? Çok kereler şahit olmuşumdur erkeğin telefonda veya karşılıklı, hiç duymadığım küfürler ve tahayyül bile edilemeyecek kelimeleri savurmasına. İlk duyduğumda kimyam değişmiş, bir kendime çekilmiştim şaşkınlıktan. Türkçede, Türk Dil Kurumu Sözlüğü'nde bu kelimeler ne zamandır mevcuttu? Mevzuyu bilemem tabi ancak ne olsa da kim böyle ağır sözleri hakeder ki? Etten, kemikteniz altı üstü. Eskiden böyle şeyler işitmez pek de şahit olmazdık diye düşünüyorum. Yani özetle biz böyle ne hale geldik? Apartmanın karanlık köşesinde, genç delikanlının kız arkadaşının yüzüne yumrukları indirmesi veya caddede kadın dövme olayına tanık olmuşluğum vardır. Döven zaten hasta ancak karşı taraf bunu niye kabullenir ki? Diyelim ki bir şekilde insanlar depresyonda. Kadınlar bu hassas dönemleri hüzün, üzüntü veya içe kapanık şekilde yaşar, erkekler de bu durum öfke, kendine güvende azalma, aşırı sinirlilik veya sinir patlamaları şeklinde.

23 Ocak 2016 Cumartesi

PAZAR SERAMONİSİ


Geçenlerde arkadaşımla pazara gittik, o kadar kendimizden geçmişiz ki, eve geldiğimde dikkat dağınıklığından duyamadığım telefonumda on sekiz cevapsız arama vardı. Panikle baktım tabi, bir de ne göreyim birlikte gittiğim arkadaşım aramış. Orada geçirdiğimiz zaman içerisinde kaç kere birbirimizi kaybettik, tekrar bulduk ve ayrıştık sayısı belli değil. Giderken halimizi görseniz sanki çocuğuz da lunaparka gidiyoruz. İnsan bu kadar transa geçer mi, bu kadar odaklanır mı? Kendisi Fransa vatandaşı yani orada malumunuz üzere her türlü kıyafete, kozmetiğe doymuş biri. Ancak kendini alamıyor ben de onu alamıyorum. İstanbul demek aslında biraz da "sosyete pazarları" diye tabir edilen alışveriş kültürü. Böyle bir zenginlik ve bolluk, dünya markalarını dahi bir arada bulabileceğiniz bir marketing yok. Herhalde burada benden, aman gidin çok ucuz, çok cazip, orada şunlar, bunlar var falan gibi klasik ve materyalist yorumlar beklemiyorsunuz.

Mesele illa birşeyler almak değil. Ben o dokuyu ve coşkuyu çok seviyorum. Diyelim çok ünlü bir markanın ürününe tezgahta bakıyorum ve satıcıya teyit amaçlı soruyorum. Etiket meraklısı olmasam da etiketine bakmadan da, herhangi bir markayı da hiç almam. İyi niyetli Anadolu insanının "tabi abla Gu..i o" diye bir de kendinden emin cevabı vardır ki beni benden alır, aman derim bak bak ne bilinçli nasıl da biliyor. Buralar çok fazla insanın bir arada olduğu ortamlar ve çok fazla gözlem yapma fırsatı sunulan başka bir kozmoz.

İşte benim en çok sevdiğim kısmına gelelim. En son trendlerin ne olduğunu, insanların hangi ürünlere rağbet ettiğini, yenilikleri canlı izliyorsunuz. Kısa diyaloglarım vardır buralarda, mesela Güzel Sanatlar Mezunu bir hanımefendi aldığı kumaş ve aksesuarı nasıl değerlendirdiğini, iyi dikiş bilen biri tezgahtan aldığı düz bir elbiseyi nasıl farklı bir işleve dönüştürdüğünü anlatır. O direkt anlatmaz da ben anlatmasını sağlarım. Konuya sanatsal bir bakış açısı getirir. Benim için de önemli olan budur. Hep bir hamle önde, yani alışılmış değil de, standardın bir tık dışında olmak. Yoksa onu oradan al giy kullan her insanın pekala yapabileceği birşeydir. Eee bu beni keser mi peki? Tabiki de hayır. Ben farklılığın peşindeyim. Bulabildim mi henüz? HAYIR. Yıllardır bıkmadan arıyorum. Renkler, sesler, dokular, hareket, sinerji, canlılık, giysiler, takılar, kumaşlar, aksesuarlar, materyaller....İstemesem de hafıza herşeyi kaydediyor, fotoğraflıyor. İnsan hafızası detaylı karmaşık görsel bilgilere kadar herşeyi akılda tutabiliyormuş. Tutmak istemesem de ne fayda, beynimdeki nöron sayısı görsel estetik unsurlara karşı cin gibi. Ne var ne yok kaydediyor ve bazen bu beni çok yoruyor, hatta kafa karışıklığı bile yaratıyor. O zaman da bir süre kendimi mevzuya karşı soyutluyor ve kitliyorum.


4 Ocak 2016 Pazartesi

ALMANYA GÜNEŞ ÜRETTİ

 

Bu, insanlığın belki de ateşi kontrol etmeyi öğrenmesi kadar önemli bir gelişme. Bizde, mühendisliğin sınırları inşaatta, betonda, bilimin sınırları da Tübitak'ın ödüllü "okunmuş fasulye"si minvalinde olduğu sürece bilim konusunda karamsarım. Bu proje bu zihniyete bir tokat gibi. Kim istemez ki "oğlunuz ne iş yapıyor" diye sorulduğunda," güneş yapıyor" diyebilmeyi. Bu bir latife tabi. Biz füzyon teknolojisi üstüne çalışan konsorsiyumlara üye bile değiliz. Aralık ayında okudum haberi, heyecanlandım, üstüne bayağı konuştuk: Almanya güneş üretiyor diye. Avrupa nükleeri bırakıyor, yenilenebilir enerji kaynaklarının peşinde. Yani yenilenebilir enerji gücünü, güneş, rüzgar, dalga, biyokütle, jeotermal, hidrolik, hidrojenden alan ve hiç bitmeyecekmiş gibi düşünülen ve çevreye emisyon yaymayan enerji çeşidi.


9 yıldır üzerinde çalışılan ve 1 milyar euroya malolan "Stellaratör" adını verdikleri proje ile deney ortamında kısa süreliğine süper ısıtılmış helyum plazması elde etmişler. İnsanlık için muazzam bir zeka, çok mu çok çılgın bir gelişmedir. Dünya yeniden şekillenebilir, dengeler değişebilir. Elbette daha çok katedilecek yollar vardır. Sınırsız ve temiz bir enerji burada sözkonusu olan. Almanya demek mühendislik bilimi demek. Şimdi deneyi Ocak ayında hidrojenle yapacaklarmış. Bu plazma reaktörünün adı "Wendelstein 7 - x". Otuz metreküplük plazma hacmine sahip. Bu füzyon reaktörünün yapımında 425 ton materyal kullanılmış, 400 milyon euroya mal olmuş. Amaç 1 gram hidrojenden 10 milyon gram kömürün ortaya çıkardığı enerjiyi elde etmek. İnanılır gibi değil. Heyecanlanmamak dünyaya sırtını dönmektir. Amaç güneş üretmek değil, güneşin çekirdeğindeki süreçlerin incelenip bir nevi taklit edilmesi. Daha basit bir anlatımla, evrendeki çekirdek kuvvetini kullanarak bu kuvvetin neden olduğu ve güneşte her an meydana gelen hidrojen atomlarının yüksek sıcaklıkta tepkimeye girip, birleşerek helyum atomuna dönüşmesi işlemidir. Güneşte bu füzyon her zaman olur ve bu reaksiyon sonucu enerji ortaya çıkar.


Keşke bizde de böyle 10 yıllık, 20 yıllık uzun vadeli projeler olsa. Orada Araştırma ve Geliştirme faaliyetlerine gittikçe daha çok önem veriliyor ve bunun üçte ikisini Alman firmaları karşılıyor. Ayrıca sadece Alman firmaları araştırma yapmıyor, bilimsel araştırma yapan her dört firmadan biri yurtdışındaki başka bir firma tarafından finanse ediliyor. Bunun için yüksekokul, enstitü ve üniversitelerle işbirliği yapılıyor. Dünyanın en büyük nükleer reaktöründen bahsediyoruz. Olası bir kaza halinde etkileri Çernobil ile kıyaslanamayacak kadar büyük olacaktır.

Aslında nükleer kaynaşma zaten mümkündü, sorun tokamakların ( plazmanın kapalı manyetik alan bölgesi içinde hapsedilmeye çalışıldığı bir tür plazma tutucu sistemin, adı ) plazmayı enerji üretecek kadar uzun süre tutamamasıydı. Stellaratör denilen teknoloji, plazmayı çember duvarlarından daha uzun süre uzak tutabilme potansiyeline sahip. Dolayısıyla, sistemden plazmayı oluşturmak için harcadığınız enerjiden daha fazlasını almak ilk defa mümkün olabilecek.


Siyasi veya ekonomik yönden etkileri ne olabilir? Ortadoğu coğrafyası ve namı değer dolarları, petrolleri önemini kaybedince, arap kralları ve prensleri bu yeni duruma ayak uydurabilecek mi? Aynı siyasi güçlerini, rejimlerini muhafaza edebilecekler mi? O zaman hala bu topraklarda söz sahibi olmaya çalışmak ne kadar anlamlı? Bekleyip görücez.


1 Ocak 2016 Cuma

ALAMANCI OLMAK

1970' li yıllarda 'Alamana kapağı atmak' diye bir tabir vardı. Sanki oraya gidersek bütün dertler biter, tüm sorunlar çözülürdü. Bizde 1978' de döndük. Tabi neyle bilin, kırmızı Mercedes' le. O zamanlar Alman plakalı arabadan çift kasetçalarlı müzik seti ile inmenin ayrı bir süksesi vardı. Vatana başka bir model araçla dönmek imaj açısından olmazdı. Tanıdıklardan kim evlenirse araba gelin arabası yapılır ve ön kaportaya gelinlik giydirilmiş, simli teller içinde bir bebek oturtulurdu. Erkek gömlekleri geniş yakalı, uzun ve polyesterdi. Akrabalara, tanıdıklara Marlboro sigarası, fisto ve çikolata hediyeler getirmek âdettendi. Yani pek bir havalı birşeydi. Çocuktum ve niye ilgi odağı olduğumu uzun bir dönem anlayamamıştım. Hatta orada bir yıl gittiğim okulda, başka çocuğun bir yaramazlığı yüzünden öğretmenimin benim yaptığımı zannederek kitabın tersini yüzüme çarpmasıyla yaşamdaki ilk ve tek dayağımı yemiştim. Ne o çocuğu, ne siyah saçlı İnci öğretmeni hiç unutmadım, tüm detaylar aklımda. Niye anlatıyorum bunları, yeni yılın ilk günü hep biraz hüzün verir. Bu aralar Nuri Sesigüzel dinliyorum. Birçoğunuzun gülümsediğini biliyorum. Gülün gülün, oysa bu babamın şarkısıydı ve tüm bu anlattıklarımla aramdaki görünmez bağlarımdı. O yıllara açılan pencerem, birkaç gündür devamlı aklıma gelen çocukluk anılarımdı.


27 Aralık 2015 Pazar

YILIN SON İÇ HESAPLAŞMASI


İtiraf ediyorum, iş hayatına ara verince hayatı bayağı bir boşladım, elimi vites kolundan, ayağımı gaz - fren pedalından çektim. Yani aslında kendime format attım. Hep formunu koru, spor yap, saçını fönle, makyajlı, şık, bakımlı olmaya çalış. En ufak bir dış görüntüden tutun da, işte etrafa güler yüzlü ol, kibar ol, zarif ol, sabır küpü ol, ölçülü ol. Yani hep hanım hanım ol. Ol babam ol. Toplumun biz kadınlara biçtiği rol model bu maalesef. Peki iyi güzel de arada içimizdeki erkek ruhu, ne bileyim azıcık külhanbeyi olma arzusu, belki gizli, saklı köşelerde kalmış gezgin hippi ruhu ya da tam tersi küçük kız çocuğu halimiz ne olacak? İyi eş, mükemmel anne, iki tarafın ailesine bağlı, çalışkan iş kadını, arkadaşlarını ihmal etmeyen, iyi ve kötü gününde yanında olmaya çalışan arkadaş, güleryüzlü ve ilgili komşu, cefakar ev kadını, o, şu, bu say say bitmez. Başaramadıklarım için odama kapanıp sessizce ağladığım çok olmuştur benim. Büyümek hep ağır geldi bana, sanki küçük mü kalsaydık hep? Belki bazılarımızın yükü çok daha fazla bile olmuş olabilir.


Bu kadar fazla rol dağılımları arasında bir de kendine iyi davranma hali. Ben yine de galiba iyi davranmaya çalıştığımı düşünüyorum. Her biriniz kadar sorunlu, her biriniz kadar da sorunsuzum. Yok sizlerden bir farkım. Başıma gelen her olumsuzlukta iyi taraflarını görmeye çalışıp, bunun da bir imtihan olduğunun bilincindeyim. Zaman zaman hepimizin hayatında şok yaratan üzücü olaylar karşısında duygusal olarak içe kapanmış, hissiz olma hali, bir kopuş yaşamışızdır. Kolay olmadı bu fikirlere sahip olmak. Az kanamadı dizlerim, pişmanlıklarım, kırgınlıklarım, acılarım oldu elbet. İsyan etmezsem, olumsuzluğu kodlamazsam eğer, sabrımın karşılığını mükafat olarak hep almışımdır hayattan. Yani biraz anlık değil de daha geniş bakmak mı gerekiyor? Mesele bunu görebilmekte, kendine ve inancına güvenmekte. Ben hep dip not okumayı seçiyorum.


Bu bir bakış açısı, yaşam felsefesi. Kendinizi kimseyle kıyaslamayın ve daima yeni şeyler öğrenmeye açık olun. Tek rakibiniz olsun, kendiniz. Kimseyi kıskanmayın. Önemli olan çok para kazanmak veya bir yerlere gelmek değil, karşılığında ödediğin bedel ve nelerden vazgeçtiğindir. Peki sen bu bedelleri ödemeye hazır mısın veya razı mısın? Bunun cevabını bul. Başarıları tabi ki görmezden gelmiyorum, takdir ediyorum, tebrik ediyorum. Başarı hikayelerini, biyografilerini, röportajları okuyorum, izliyorum. Hepiniz teksiniz ve özelsiniz. Yeteneklerinizi keşfedin, her birimiz apayrı cevherler taşıyoruz, çok okuyun, çok gezin, çok film izleyin ve çok konuşmak yerine çok dinleyin.

Başlı başına iyi bir birey olmak da bir hazine değil midir? İçi boş cümleleri dinlemeyin kimseden, bunlarla vakit kaybetmeyin, bu konuda bencil olun. Sizi negatif yapan, yaşam enerjinizi çalan durumlardan uzaklaşın. Bir dönem o kırılmasın, bu üzülmesin diye yaşadık hep. Şimdi iki patronum var : Keyfim ve paşa gönlüm. Bu espritüel bir ifade tabi, vicdanınız herşeyin en doğrusunu biliyor, önce onun sesine kulak verin.


Diyorum ki kendinize sığının ve inanın. Her birimiz şu yeryüzünde bir boş alanı kaplıyoruz. Dünyaya gelişimizin ve aldığımız her bir nefesin bir amacı ve anlamı var. Bu bazen birilerinin hayatına dokunmaktır, bazen de birileri dokunur bizim hayatımıza. Önemli olan bunun farkındalığında olmak. Hep güler yüzlü olun. Bu bir çok kapıları açar, olumlu bir davranış beraberinde yine zincirleme iyi şeyleri getirir hayatınıza.

Yaşama sevincinizi kaybetmeyin, ışığı beklemeyin kimseden, siz ışık olun. Bu dışarıdan edinilmesi güç, içten gelen, ansızın gelen, yaşama karşı duruşunuzla ilgili bir histir. Zaten yaşama karşı duruşunuz da nasıl belirlenir nasıl netleşir o da ayrı bir konudur. Her şey yolunda olsa da veya olmasa da bu his gelip yerleşti mi içinize artık sizden iyisi yoktur, o kalp tam sizin için yaratılmış gibi çarpar, nefes bir çırpıda geçer soluk borunuzdan, tüm evren içinize dolar. İşte ben böyle yaşıyorum.


Yine de kendi hayat felsefeniz, şu veya bu şekilde bir inanç sisteminiz, bir iç disiplininiz, çalışkanlığınız ve istikrarınız olmazsa hayatta hiç bir şeyde tutunamazsınız. Çok basit bir iş yapıyor olsanız da bunu en iyi yapan olmaya çalışın. İşinizin hizmetkarı olun. İnsanlara ve olaylara karşı hep saygılı ve ölçülü olun. Samimiyetle laubalilik arasındaki ince çizgiyi iyi koruyun. Denge, herşeyde denge baş prensibiniz olsun. Davranışlarda, düşüncede, konuşmalarda. Sınırlarımızı ve haddimizi bilmek dengeyi korumada gerekli.

Soyutlanın. Arada herşeyden ve herkesten kaçış, kendinizle başbaşa kalma ritüelleriniz olsun. Kendinizi besleyin, yaratıcı yalnızlığınıza yaslanın. Yaşımız kaç olsa da hayal kurmaktan vazgeçmeyin. Yastığınızın başucunda küçük bir masal dünyanız olsun. Bunaldığınızda ona sığının, başka boyut, başka alem iyi gelecektir.

Hep sözünüzde durun, hani ne derler delikanlı gibi. Olmadıysa mantıklı bir mazeretiniz olsun ve karşı tarafa bunu anlatın. Arada bazen komik de olun. Hep ciddiyet hiç çekilmez. Hayatın içinden bazen komik öğeleri bulup çıkartın, bununla eğlenin. Kimseye anlatmasanız da siz bilin ve gülümseyin yeter. Burada birşeyleri idealize etmeye çalışmadım, sadece olmaya çalıştığım büyük oranda da başarabildiğime inandığım şeylerden bahsettim.



22 Aralık 2015 Salı

ÇÖP TOPLAYAN ÇOCUK


Geçen gün sabah ayazında küçük, zayıf ve sağlıksız bedeninin nerdeyse dört beş katı büyüklüğünde çöp toplayan bir delikanlıyla göz göze geldim. Üstünde kocaman "I Love You" yazan bir kazak vardı, yazının yanında da kocaman kırmızı bir kalp. Renkleri itibarıyla da nereden baksak bu bir erkek kazağı olamazdı. En fazla lise çağlarında olabilecek yaşlardaydı ve kazağıyla gurur duyduğu her halinden belliydi. Düşündüm, onu bu kadar hayatın genel geçer kurallarından soyutlayan nedenleri. Çöpten bulduğu kazağı, çıplak ayaklı bedeninde eğreti bir şekilde taşıyan bu yaşlardaki bir çocuğun yaşam gailesi hepimizi düşündürmeliydi. Kendimizi sorgulamalıydık. Üzerindeki çöp arabasının ve hayatın yükünün çökerttiği omuzları da. Çok erken büyümek zorunda kalan çocuklarımızdı onlar bizim.

Şöyle veya böyle gelişmişliğimizle övünürken ya da halkın neredeyse tamamına yakınının müslüman olduğu bu topraklarda bu insanların sayısı çok fazla artmıştı. İslam şevkat ve merhamet diniydi oysa. Hiç birimiz doğarken ailemizi seçemiyoruz. Öyleyse makus kaderimizle beraber doğuyoruz. Hangi sosyal tabakaya ait olduğumuz, köylü - kentli, zengin - fakir, doğulu - batılı bizim dışımızda. Kendi çabasıyla bu tabakalar arası geçişkenliği başarabilenler elbette ayrı bir başarı hikayesidir, ancak bunları oranlarsak genel toplamın içinde yüzde kaçtır? Ayrıca herkes bu anlamda başarılı olacak diye bir koşul olmamakla beraber, bu da gerçek bir başarı mıdır tartışılır. Doğduğumuzda hazır bulduğumuz ve bize altın tepside sunulan şartlar değildi başarı. Acaba şanslı mıydık veya şanssız mı?

Dünyanın en güzel şehri diye gururlandığımız İstanbul' a bu çağda hiç yakışmayan bu görüntüler içimizi acıtıyor. Elbette bu insanlar istihdam edilsin ancak çöpler de kategori olarak farklı konteynerlara atılsın. Buna da sıkı denetim ve cezai müeyyideler gelsin. Benim meselem bu değil. Çöpten yiyecek ve öteberi toplamak zorunda kalan insanları düşünmesi gereken ve varlık amacı da zaten refah, huzur, barınma, güvenlik, eğitim, sağlık gibi bireyin temel ihtiyaçlarını karşılamak ve karşılanmasına yönelik ortam hazırlamak olan en başta devletti. Hepimiz elbirliğiyle çocuklarımızı doktor veya mühendis yapmaya çalışırken, ara kademelerde de çalışacak bireylere ihtiyaç olduğunu hep göz ardı ettik. Oysa ne kadar değerli birşeydi, toplumda sevilen, sayılan bir çöp elemanı olmak ya da başka bir meslekten olmak. Fırsat eşitliği sunulsaydı nasıl bir cevher çıkardı bu delikanlıdan? Yitip gitmiş ve günlük en ilkel ihtiyaçlarının derdine düşmüş, art niyetli insanların her an tuzağına düşebilecek bu çocuklar, birgün yitip gittiğinde yine toplum olarak bizim yükümüz, negatifimiz ve utancımız değil miydi? Bu hayata gelmemizin bir nedeni vardı, birilerinin hayatına olabildiği ölçüde dokunabilmek. Toplumun en alt kademesini temsil eden bu insanları, çocukları, gençleri koruyalım, kollayalım, onları meslek sahibi yapalım. Bu bireysel olarak yapılabilecek birşey değil elbet. Bu çok çok büyük bir çerçeve. Sadece konuya dikkat çekmek, sizi de düşündürmek istedim. Yani fotoğrafı doğru çekmeye çalıştım. 

6 Aralık 2015 Pazar

ÖNYARGILI OLMAK ÜZERİNE


Geçen sabah minibüsde giderken yanımda oturan üniversite öğrencisi olabilecek yaşlarda bir çocuğa gözümün ucuyla ters ters bakıp, içimden söylenmeye başladım. Nasıl bir balık kokusu burnuma vuruyordu anlatamam. Evet evet bu koku balık kokusuydu. Önyargılarım devreye girmişti, durumu çözmüştüm, akşam balık yemişti, hatta yanında belki de soğan! Bu büyük şehrin kaderi miydi bilinmez, ancak devlet yurtlarında kalan özellikle erkek öğrenciler pek bir fena kokardı, hepsi için değil bu sözler tabi. Şartlar öyle gerektiriyordu. Siz de üniversitede yüz erkek öğrenci arasında sadece yedi sekiz kadar kız öğrenci olsaydınız ne demek istediğimi daha iyi anlardınız. Erken bir saat olduğu için midem bulanmaya başladı. Bir de hava yağışlı olunca normal olan bir koku bile sanki daha da keskinleşebiliyordu havada. Ya da ben öyle algılıyordum. Tahminler arka arkaya, 'ayy bu maklube de yiyiyordur erkek yurdunda' falan.

Koku duyusu beni çok fazla yönetir. Yemeği herkes önce ağzına götürür ben burnuma. Bazen sofralardan aç kalkarım bu yüzden ya da bir ortamı terkedebilirim arkama bakmadan. Neyse aynı durakta indik ve farklı yönlere doğru yürüdük. Ancak birşey oldu, koku benimle beraber geliyordu sanki. Duraladım ancak olamazdı, ne alakaydı? Dikkat ettim bir de, yürürken saçım savruldukça koku, daha bir katmerleniyordu sanki. Balık yemediğime emindim de bu nasıl olabilirdi peki? Birkaç dakika düşündüm. Bulmuştum, akşam saçıma protein maskesi yapıcam diye yumurta sarılı saç maskesi karışımı yapmıştım. O kadar da şampuanlamıştım oysa. Son durulama suyuna bir de sirkeli su yapınca, oh oh kokular maşallah, evlere şenlik. Yumurta sarısı ile sirkenin muhteşem düeti. Bekleyince ertesi güne, balık kokusunu andırıyordu evet.

Utandım kendimden ve önyargılarımdan. İçimden özür diledim o çocuktan. İftira etmiştim sonuçta, içimden öyle geçirmiştim. Ön yargılı olmak, önyargılı olunan şey hakkında bir şey bilmemekten sadece yaptığı çağrışımdan meydana gelirmiş. İnsanın hayatı boyunca çok zor belki de asla kurtulamayacağı kötü bir alışkanlık.

Yıllardır çok satanlar listesinden inmeyen ve İngiltere'de bir kült haline gelmiş Stuart Sutherland' in 'İrrasyonel' adlı kitabında da bahsettiği gibi "önyargı olgusu" insanın doğasında vardır. Çoğu zaman farketmeyiz bile ama kafamızda direk dış görünüş olsun, bir hareketi olsun bilinçaltımıza işlemiş mekanizma devreye girer ve karşımızdaki kişiye bir yafta yapıştırırız beynimizin içinde. Bizim toplumumuzda bu çok daha belirgindir. En rasyonel geçinenlerimizin bile zaman zaman yaptığı saçma bir davranıştır aslında. Yapmayalım, yapıldığına şahit olunduğunda karşı çıkalım. Başarabilirsek tabi !!!!



5 Aralık 2015 Cumartesi

SAHLEP - YULAF - BOZA


Sahlep, soğuk kış gecelerinin en samimi dostu. En geniş ağızlı büyük boy fincan takımlarına en çok yakışan içecek, hani üzeri bol tarçınlı olanından. Hangimiz boğaz vapuru yolculuğunda biraz su kıvamı fazlaca olan sahlep fincanı elimizde ve daha bize ulaşmadan soğumuş bu müthiş güzel kokan içeceği her yudumumuzda o İstanbul' un karşı yakasını seyre dalmadık? Boğazımızın ısındığını hissederken o muhteşem İstanbul manzarasında tatlı hayallere dalmadık? Karlı kış gecelerinde daha iyi bir dost bulunur mu? Faydaları birçok tabi. Bağırsakların çalışmasını düzenler, kabızlığı önler. Sütle hazırlanan sahlep öksürük ve bronşite iyi geliyor. Üzerine serpiştirilen tarçın ise kan şekerini dengeler ve acıkmayı geciktirir. Piyasada satılan sahlep değil Eminönü Mısır Çarşısı'ndan alınan, fiyatı biraz tuzlu olan gerçek toz sahlepten bahsediyorum.


Yulaf, artık hepimizin hayatımıza girmesi gereken çok müthiş bir gıda. Son yıllarda fazlaca tüketiyorum özellikle müsli, corn flakes gibi sütlü karışımların içine katıyorum. Yoğurda katabilirsiniz, yulaf unundan ekmek tüketebilirsiniz, kreplerde kullanabilirsiniz veya salatanıza bir miktar koyabilirsiniz. Kan şekerini dengeliyor, içeriğindeki aminoasitler sayesinde vücudu toksinlerden arındırıyor. Safra kesesi asitlerini azaltmaya yardımcı olur, içeriğindeki çok değerli aminoasitler sayesinde iyi bir protein kaynağıdır. Anti kanserojen, kalp ve beyin aktivitelerini destekleyen, içeriğindeki B vitaminleri sayesinde merkezi sinir sistemini koruyan, tiroid sorunlarını gideren, kemik erimesini önleyen, kilo vermeye yardımcı, iyi bir enerji kaynağıdır. Ciltle ilgili faydaları ise apayrı uzun bir yazı konusu olur.


Bilinen en eski içeceklerimizden olan boza, sıcak bir içecek olmamakla birlikte yine kış gecelerinin vazgeçilmez içeceği.  'Boozaaa' diye geceleri seslenirken, sırtladıkları bakraçlarıyla bugün bile hâlâ sokaklarımızı arşınlıyor satıcılar. Nasıl özel ve güzel bir gelenek. Darı irmiği, su ve şekerden oluşan içeriği A ve B vitaminleri açısından zengin, içerdiği aktif maddeler sayesinde probiyotik etkisi yüksek, laktik asit sayesinde hazmı kolaylaştırıcı, vücudu dirençli kılan, mide bezleri faaliyetlerini olumlu yönde etkileyen, zihin açıcı ve sinirleri dinlendiren özel bir içecek boza. Yoruldum faydalarını yazmaktan ve bıraktım artık saymayı. Yani özetle tüketin bol bol için. Yanında en iyi giden ise sarı leblebidir.

BİR DANS MACERASI NASIL SONA ERER?


Üniversiteli genç, okulun 'Latin Dansları Klübü'ne üye olmuş, haftanın iki üç akşamını büyük heveslerle bu hobisine ayırıyordu. Her dans eğitiminde olduğu gibi eşleşme mevzusu sayesinde farklı bölümlerde okuyan kızlarla tanışıyor bu da onun okulun ilk senesinde daha da sosyalleşmesine sebep oluyordu. İlk aylarda halinden memnundu, her akşam figürleri evde ailesine gösteriyor, uzun uzun yaşadıklarını anlatıyordu. Hobi olarak yıllar içinde gitmediği spor branşı kalmamıştı bir de dansı denemek istemişti. Birgün dans hocası tahmini kendi yaşının üç, üç buçuk katı yaşında bir bayanla eşleştirmişti. Bu kadın da nereden çıkmıştı şimdi, kendi yaş grubu bir sürü genç kız arasında? Ya okul personeliydi, ya bir hocaydı. Başlarda sabırla duruma katlanmış, sonra dayanamamış, provaların ortasında karışıklıktan yararlanarak delikanlı kendini salonun taa diğer ucuna atmıştı. Herşeye hazırdı ve razıydı, gerekirse dansı bile bırakabilirdi. O kadınla dansa devam etmeyecekti. Kadınsa onlarca insanın içinde salonun diğer ucundan avazı çıktığı kadar bağırıyordu: 'Niye dansa benimle devam etmiyorsun? Ne o yoksa beni beğenmiyor musun?' Yok artık daha neler, genç delikanlı iyice sinirlenmeye başlamıştı. Bütün salon, bu duruma gülüyordu. Dikkatinden kaçmamıştı, hocası da bıyık altından duruma gülüp duruyordu.

Tam o sırada kadının eşi salona gelmişti, karısıyla kısa bir konuşmadan sonra gözlerini kısarak dikkatli gözlerle etrafı süzmeye başlamıştı. Delikanlı 'oh tamamen kurtuldum artık' derken adam el işareti yaparak kendisini yanına çağırmış, 'eşiyle niçin dansa devam etmediğini' sormuştu. Şok şok, şok! Bu kadarına da pes demişti içinden. Bir şekilde öyle böyle dans provaları bitmiş, akşam eve geldiğinde durumu bize anlatıyordu. Annesi olarak ne desem, ne söylesem itibar etmiyordu, sinirinden güldüğüm için bana daha da çok kızıyordu. Gülmekten gözümden yaşlar gelirken o bir daha bu konudan konuşmayacağına yeminler ediyor ve ettiriyordu. Konu kapanmıştı tabi bir daha hiç açılmamak üzere. Bir dans maceramız da kapanmıştı böylece.

2 Aralık 2015 Çarşamba

DÖRT TEMEL DAVRANIŞ KALIBI


Yıllar içinde Satış - Pazarlama eğitimlerinde en ilgimi çeken konu bu dörtlü temel davranış kalıbı olmuştur. Yani sürücü, analitik, dost canlısı ve ifadeci denilen kategoriler sözkonusu insanlar arasında. Bu karakter özelliği olarak değil sadece davranış kalıbı olarak algılanmalı. Bir kişide iki veya daha fazla davranış kalıbı özellikleri de mevcut olabilir. Bu ayırım sadece iş sektöründe değil tüm hayatımızda insan ilişkilerinde bizi çözümsüzlüğe veya kolay iletişime yönlendiren çok önemli bir faktördür.

Kendinizi sınayın ve hangi gruba dahil olduğunuzu tespit edin. Bunu anlayınca hayat daha kolaylaşıyor çünkü karşımızdaki kişinin de hangisi olduğunu artık çok rahat anlıyoruz ve iletişimimiz kolaylaşıyor. Anlaşabilme hali zorlaşmaya başlayınca bu ayırımı aklıma getiriyorum.

SÜRÜCÜ DAVRANIŞ KALIBI: Konuşmaları hem çok azdır hem hızlı ve nettir. Mükemmelliği severler. İnsan odaklı değil iş odaklıdır. Genelde yönetici olurlar. Saatlerce karşısında uzun uzun bir konuyu anlatırsınız, sanırsınız o da size cevaplar verecek bir bakmışsınız iki kelimeyle konuyu sonlandırıverir, konuşkan değillerdir. Yapmamız gereken ifadesi yerine yapacaksını kullanır. İşler istediği gibi gitmezse çılgına dönebilir. Ciddi ve başarı odaklıdır.

ANALİTİK DAVRANIŞ KALIBI : Kısık ses tonunda ve çok yavaş konuşurlar. Her konuşmanın planını kafalarında yaptıkları için bir cümleyi daha geç bir zaman diliminde bitirirler. Analitikler konuşmalarını planladıkları gibi, hareketlerini ve kararlarını da planlarlar. Bu kararın ileride ne getireceğini hesapladıkları için zaman zaman kararsızlık içerisinde gibi görülebilirler. Zaman konusunda sıkıştırmaktan ve sıkıştırılmaktan hiç hoşlanmazlar. Hareketleri de konuşmaları gibi yavaştır.

DOST CANLISI DAVRANIŞ KALIBI : Bu kalıbı sergileyen insanlar, daha çok etraflarındaki insanların uyguladıkları yaşam tarzına uyarlar. Mesela bir dost canlısı, başka bir dost canlısı arkadaşını bir yere çağırıyorsa o aktivasyona katılan diğer kişileri de sevip sayacaktır. Bu davranış kalıbında olan bir insan sürekli olarak dost canlısı insanlarla birlikte olur. Onları yalnız başına görmeniz zordur. Duygusaldır işle ilgili kararlarda ve neşelidirler. Dost canlısı kararını uygulamadan önce mutlaka aynı kararı uygulayan başka bir dost canlısından cesaret ve örnek alır. Arkadaşlığı onun en asıl motivasyon kaynağıdır.

İFADECİ DAVRANIŞ KALIBI : Genelde eğlenmeyi seven insanlardır. Kalabalık insan topluluğu olan bir yerde sürekli kahkaha atan bir grup görürseniz bilin ki bu insanlar ifadecilerdir. Hızlı ve tüm vücutlarıyla konuşurlar, anlatmayı çok severler. Hayatı bir tiyatro sahnesi gibi yaşarlar. Her iki kelimenin arasına espri katarlar. Bu esprilere kendileri o kadar çok güler ki siz espriyi beğenmeseniz bile onun bu haline gülebilirsiniz. İfadeci kişiliklerin zaman kavramı pek yoktur. Başladıkları bir işi genellikle son dakikada bitirirler. Not tutma alışkanlıkları olmadığından unutkanlık gösterebilirler.

Sürücü tipi olmadığım kesin. Ben ağırlıklı olarak ifadeci çıkıyorum, çünkü konuşkanım ve beynimle konuştuklarım arasında pek de süzgeç kullanmıyorum. Aman ne büyük bir konfor bilemezsiniz, sesli düşünme hali. Şuna da cevap veremedim içim şişti veya sinir oldum durumu bende hiç yok. Analitik yönüm var herşeyi kaydeder, küçük notlar alırım. Biraz da dost canlısı olma halim varmış, yaptığım, planladığım herşeyde sevdiklerimin onayını alma ihtiyacı duyarım. 


25 Kasım 2015 Çarşamba

KÜÇÜK BİR ANLATI


İstanbul'un en yüksek binalarının inşa edildiği semtte, gökdelenlerin arasında, herkesin çok asık suratla dolaştığı bir ortamda işimi en kısa zamanda halledip soğuktan üşümüş olarak koştura koştura dönerken, evimizi özlediğimi hissettim, burnunum direği sızlıyordu neden bilmem! Evde olmayı o an çok istedim, yılların alışkanlığı mıydı mevzu, bilemedim. Pardesümün yakalarını iyice kaldırdım her üşüdüğümde yaptığım gibi. Yol kısalsın hemen bitsin istiyordum. İstanbul üstüme üstüme geliyordu sanki ve ben kendimi "güvenlik çemberi"me atmak istiyordum.

Evin kapısına geldiğimde, bilgisayar ve resim çalışmalarının başındayken, eşofmanlarınla kapıyı sakince açtın ve beni karşıladın. Sen sükunet ve itidal ben telaş ve acelenin göbek adıydık. Kapı açıldığında, sıcaklık yüzümü yaladı önce, ılık ılık. Hani ev iyi ısınır sıcaktır hem de içinde mutlu insanların yaşadığı evlerin ekstra bir sıcaklığı vardır ya işte onun gibi. Bu yüzden ev değil yuvadır onlar. İçeri girdiğinizde o enerjiyi ve ışığı hissedersiniz, yüzünüz, içiniz aydınlanır ferahlarsınız  ve eve her gelen de bunu hisseder.

Sarıldık, kucaklaştık, sıcak kahvelerimizi yudumladık derin koltuklarımıza gömülürken, karşılıklı sohbetimizi yaptık, günün değerlendirmesi, gündemi falan. Gözlerimin içine bakarak sorular sordun bana arada. Bazen cevapladım, bazen susarak dakikalarca baktık birbirimize. En derin cevaplar gözbebeklerimizde gizliydi belki de. İşte biz o yanıtların peşindeydik. Konuşmadan anlaşmayı öğrenmiştik çok uzun zamandır. Hangi kelime duygularımı anlatabilirdi ki, dile dökülürse büyüsü bozulurdu sevdalı hallerimin. Bakışarak anlaştık bir süre, zaman duygusu kaybolmuştu. Güneşi batırıyorduk, o battıkça odamız daha bir aydınlanıyordu. Daha anlamlı olmuştu yüzümüzdeki ifadelerimiz. Gün bitiyordu ancak evimizde her obje daha bir ışık saçıyordu ya da bana öyle geliyordu. Hayatın gailesi bitmiş, o andan sonra bizim günümüz başlıyordu. Hayata teşekkürlerimi sunarken hem bedenim ısınmıştı hem yüreğim.

14 Kasım 2015 Cumartesi

NÜKLEER - ÇERNOBİL - DRAMLAR


Epeydir bu konuyu paylaşmayı kafama koymuştum. Çıkış noktam son zamanlarda bizde nükleer santraller kurulması konusu ve kamuoyu tepkisi. Yazmazsam, hatırlatmazsam olmazdı. Yıllar geçti üstünden ancak hala hatırlayınca içimiz acıyor, hala çoğu yaralar kapanmadı. Olay şuydu ; 1986 yılında Ukrayna'nın Kiev'e bağlı Pripyat şehrindeki Çernobil Nükleer Santrali, 4. reaktörde rutin bir bakım esnasında önlenemeyen çekirdek tepkimeleri ve kat be kat yükselen enerji ve ısı yayılımı ile tüm santralin alevler içinde kalması. Sonuçları mı?

-Patlama sonucu Çernobil'in 10 km'lik tehlike çemberine giren 49.000 nüfuslu Pripyat boşaltıldı. Bilimsel tahminlere göre de bir 900 yıl daha burada kimsenin yaşayamayacak olduğudur.
-3 milyondan fazla kayıtlı insan Çernobil kurbanıdır.
-Tiroit kanserine yakalanma oranı kazadan sonra on kat artış göstermiştir.
-2,5 milyon hektar tarım toprağı şu anda kullanılamıyor.
-Sakat doğumlar % 200 artış göstermiştir.
-Radyoaktif bulutlar, ta İskandinavya' ya kadar ulaştı. Reaktör binası 410.000 m3 çimento, 7000 ton çelik kullanılarak kapatılabildi.
-7,1 milyon insanın ciddi sağlık sorunları yaşaması bekleniyor.
-Tüm radyoaktif etkilerin kaybolması için 48 bin yıldan bahsedilmekte.

Bölgede yangın söndürme ve temizlik faaliyetine katılan yüzlerce kişi radyasyon kurbanı oldu. Patlamayla o bölgeye yönlendirilen itfaiye ve ordu birliklerinin radyoaktif tehlike ile başlarına gelecekten haberleri yoktu. Mide bulantısı ve kusma ile çoğu hemen hayatını kaybetti. 3'er dakika çalışmaları belirtilmişti. O 3'er dakikada hayatları boyunca alabilecekleri radyasyonu almışlardı, kalan insanlığı kurtarabilmek için. Konuyu neresinden tutarsak tutamıyoruz aslında. Başka insanların acılarını hissetme yetisi insanı insan yapan değerlerden. Bu çaresizliğin katlanılmazlığı durumu benim içimi çok acıtmıştır hep. Ömrü sadece 40 ile 60 yıl arasında değişen nükleer santrallerin yanında rüzgar ve güneşte bu 15-20 yıl civarındadır. Kurulum maliyeti korkunç yüksek 15 milyar dolarlar civarında. Yani, bilmiyorum.









12 Kasım 2015 Perşembe

HERŞEY BİRDENBİRE OLDU

Aslında birdenbire değil herşey yirmi dakikada oldu. Kadın her zamanki gibi sabahın erken saatlerinde kapıda son hazırlıklarını yaparken, aynı dakikalarda okuluna veya işine gidenlerden karşılaştığı apartman sakinleriyle günaydınlaşma, ayaküstü hoşbeş sohbet, selam, kelam faslını tamamladı. Ne de olsa yirmi iki yıllık komşularıydı birçoğu. Yola koyulmaya hazırdı ve kendini çok iyi hissediyordu. Apartman binasından çıktığında başını gökyüzüne kaldırdı ve yaz-kış çantasından eksik etmediği güneş gözlüğünü takma ihtiyacı duydu. Kış güneşi cam gibi parlıyordu sonbahar mevsiminde. Altı üstü en fazla yirmi - yirmi beş dakikalık bir yürüme mesafesini arşınlayacaktı. Günün temposuna hazırdı. Ensesine inen dalgalı saçlarını savurmaya başlamıştı çocukluktan kalma bir alışkanlıkla. Hava falan değil doğal bir refleksti bu. Ha şu dönemeci döneyim, şuradanda karşıya geçeyim derken gözlüğünü takmamış o arada da hava kapatmaya başlamıştı. Gökyüzü grileşmiş, rüzgar yüzünü yalamaya başlamıştı.

Hergün yüzde yüz çok iyi hissetmezsiniz kendinizi. Hani ya ayakkabının topuğu hafif rahatsızlık verebilir, bazen of gömleğin yakası veya kolu, yok pardesünün kemeri sorundur. Birşey birşey, oysa bu sabah kendini yüzde yüzlük hissediyordu. Bunları düşünürken hafif ürpermiş, rüzgar sertliğini gösterirken yağmur çiselemeye başlamıştı. Adımları hızlanırken yağmur da daha iri tanelerle inmeye başlamıştı. Korku filmi gibiydi herşey, gökten dolu taneleri çok hızlı ve sert şekilde düşüyordu. Tüm insanlar hızlıca kaçışmış sanki tüm caddelerde bir tek kendisi kalmıştı. Ne bir araç bulabiliyordu bineceği, ne adım atabiliyordu dere gibi hızla akan cadde ve kaldırımlarda. Kararmış bir havada dizlerine kadar suya batmayı göze almak zorundaydı. Ne eve geri dönebilirdi, ne varacağı yere tâkatı kalmıştı gitmek için. Taneler gözlerine çivi gibi iniyordu. Ayağındaki yırtık kot nerdeyse tamamen sular içindeydi. Botlarının ıslaklığından, suya çıplak ayakla basmakla aynı histeydi. Binbir güçlükle ulaştığında mekana, kapıda sinirleri boşalmış hüngür hüngür ağlıyordu, bir adım daha atacak dermanı kalmamıştı. Hayatında hiç böyle bir çaresizlik hissi yaşamamıştı. Şevkatli bir arkadaş grubu kapıda karşılamış, sarıp sarmalamıştı kendisini. Üstünü kalorifer peteğinde kuruturken, sıcak çayını yudumluyordu hoş sohbetle beraber.

Sana gelince sevgili İstanbul'um, kadın ruhu gibi anlık değişiyorsun. İs kokarsın, deniz kokarsın, bazen benzin, bazen çöp, bazen nem, rutubet kokarsın. Hep çok değişken ve mistiksin, bazen sislisin. Bir açıp bir kapatan, ne şekilde olacağı bir türlü belli olmayan, sabah başka akşam başka, güvensizsin. Ey gözünü sevdiğimin İstanbul'u hep kaotik ve karmaşıksın. Biliriz, meteorolojiyi bilim olarak kabul etmezsin, sen kafana göre takılansın, delirir ve delirtirsin. İşte bu yüzden vazgeçilmezimsin, ne havandan geçebilirim, ne şehrinden.


23 Ekim 2015 Cuma

ALMANCA' NIN AYRICALIĞI

Ağır sanayisi ile tüm dünyayı ezip geçen, Avrupa'nın en büyük ekonomisi Almanlar tarih boyunca edebiyatta, felsefede, mimaride, müzikte, bilimde, güzel sanatlarda dünya çapında isimler çıkarmış bir toplum. Albert Einstein, Karl Marx, Martin Luther, Oliver Kahn, Engels, Riemann, Gauss, Goethe, Friedrich Nietzsche, Kant, Albertus Magnus, Bach, Beethoven, Schumann, Wagner say say bitmiyor... Dünyada çalışkanlıkları, disiplinli, dakik ve programlı olmaları gibi özelliklerinden dolayı en saygı duyduğum millet. Videoda dünya dillerinde Fransızca, İngilizce, İtalyanca, İspanyolcada kelimelerin birbirine yakın olduğu sıra Almanca'ya geldiğinde kendine has farklılığı, kaba yani kavga edermiş gibi konuşma hali işlenmiş. Ben çok güldüm.