21 Ocak 2016 Perşembe

EN EXTREME SPORLARDAN "WINGSUIT FLYING"


Gözlerinizi kapatın, ellerinizi ve kollarınızı açarak kendinizi en yüksek konumlu bir noktadan boşluğa bırakın. Hayali bile inanılmaz! Wingsuit flying, bacakların arasında ve kolların altında hava geçirgenliği en az olan kumaştan yapılan kıyafetle, hafif yarasa adam görünümünde bir spor. Yarış veya federasyonu yok, henüz hobi olarak yapılan bir uğraş. İlk gördüğümde çok heyecanlandım, inanılmaz geldi, çünkü uçuyorsun ve bağlı olduğun hiçbir şey yok. Bizler böyle bir uçmayı rüyalarımızda görürüz en fazla. Hayatı bir tarafa bıraktırabilecek kadar keyifli olsa gerek. Hezarfen Ahmet Çelebi bir yerlerden bakıyor mudur diye de düşünmeden edemedim.


İnişte paraşütü açana kadar serbest düşüş değil, serbest uçuş yaşama şansımızın olması en güzel tarafı. Yatay uçuş halinde hız saatte 200 kilometreyi bulabilmekte. Bedenen de çok sağlam olunması gerekli. Salgılatacağı adrenalinle gelmişi geçmişi unutturacak kadar özgürleştirici ultra - extreme spor veya spordan öte birşey. Biz şimdilik seyrederek mutlu olmaya çalışalım. Kan damarlarını daha da bir genişletmek isteyenler yapabilir. Yapabilmek için serbest düşüş eğitimi almak ve profesyonel paraşütçü olma zorunluluğu var. Dünyada yeni başlayanlar uçaktan atlayarak, daha profesyoneller ise dağlar ve dik yamaçlarda bu sporu gerçekleştirir. Videoyu izlemezseniz anlatılanlar yarım kalır o keyfi anlayamazsınız. Uzun uzun alınan eğitimleri, hazırlıkları, giysileri ve herbir atlayıştaki maliyeti alt alta koyduğumuzda bayağı pahalı bir uğraş. En iyi kurslar Rusya ve Hollanda' da imiş. Şimdilik gözlerimi kapattım ve uçuyorum. Kuş gibi hafifim, rüzgarın sesi kulaklarımda ve burnumda tabiatın kokusu.


20 Ocak 2016 Çarşamba

ÇOCUKLUĞUMUZUN KIŞLARI


Çocukluğunuz yokuşu, bayırı bol ve yılın uzun bir döneminde kışın etkili olduğu bir kasabada geçmişse çok fazla oyun seçeneğiniz ve de çok fazla oyun arkadaşınız olur. Bizler karlı kış günlerinde kar topunu ve kardan adamı aşmış bir kuşağız. Bizim için kızak kaymak, hatta "balıklama" diye tabir edilen kayma şeklimiz candı. Hatta kasalar, muşamba parçası veya fırın tepsilerinde de kaymayı denemişliğimiz olmuştur. Pancar gibi kızarmış burnumuzu devamlı çekerek kayarken rüzgar yüzümüzü yalar, suratımız hafif pembemsi kızarırdı. En korkulan an annemizin bizi camdan veya balkondan seslenerek eve çağırdığı andı. Of ya halbuki bu oyunlar hiç bitmesin, kesintiye uğramasın isterdik. Birkaç cılız itirazdan sonra boynumuzu bükerek mecbur teslim olurduk soğuktan neredeyse tüm hareket kabiliyetini yitirmiş küçük cılız bedenimizle. Saçaklarında buzdan sarkıtların olduğu evlerimizin bodrum katından çıkarılan tahta kızaklarda kulak donduran soğuğa inat yokuşun ta en başından gözlerden yaş getirecek hızla kayar, ıslanır, sırılsıklam olurduk. Eve gelir, ısınır, üstümüzdekiler sobanın etrafında tekrar giyilmek üzere kurutulurdu. Halbuki oynarken ne üşüdüğümüzün ne de acıktığımızın farkındaydık. Korkmak yoktu, kirlenmek yoktu.


Asıl eğlence akşamları başlardı çünkü mahallenin bütün teyzeleri, ablaları ahşap merdivenle çıkardı yokuşun başına. Bir merdivene en az beş, altı kişi binilir ve çığlıklar, kahkahalar eşliğinde ve genelde de yokuşun ortasında merdivenden düşülür, kucak kucağa yerlerde yuvarlanılırdı. Her başarısız deneme ekibi daha bir hırslandırır, aynı ritüel defalarca tekrarlanırdı.


Birde o koca koca karizmatik abiler ve amcaların akşamları, kızağın ipiyle yokuş yukarı tırmanıp, sonra çocuklar gibi eğlenerek bayır aşağı kayarken yüzlerindeki çocuksu ifade hiç gözümün önünden gitmedi. Normalde yere düşmek, ayağının kayması, yerlerde yuvarlanmak hayatın normal akışı içerisinde ayıp ve çok sık tekrarlanmayan birşeyken, kar bütün bu çekingenliğimizi atardı üzerimizden. Yani sonuçta yediden yetmişe herkes yerlerdeydi. Nedense jilet gibi keskinleşmiş zeminde ayağı kayan biri olduğunda da pek bir gülerdik sanki biraz sonra kendi başımıza gelmeyecekmiş gibi.


Kömür sobaları üzerinde kestane pişirilir, külde patates közlenir, mısır patlatılırdı. Sofrada çoğu akşam mutlaka "tuzlama balık" yani lakerda olurdu. Daha evin kapısından girmeden kokusuyla mutluluk sarhoşu olduğumuz puf böreklerinin kokusunu hiç unutamadım. İki üç tane büyük kış geçirdiğim çocukluğumun tadı damağımda kalan anıları canlanır böyle, her kar yağma mevsiminde.




13 Ocak 2016 Çarşamba

ALKOLÜN YARARLARI


- "Günlük hayatın sıkıntısından biraz silkeler insanı, herşeyin aynı olmasından. Kişiyi bedenin ve aklın dışına çıkarıp duvara yapıştırır. Sanırım içmek, ertesi sabah tekrar hayata dönülebilen ve her gün tekrarlanabilen bir intihar şeklidir".
- "Alkol özgürlüktür benim için, çünkü ben esas olarak içine kapanık mahçup biriyim. Oysa alkol bana bir kahraman olma, pervasızca işler yapıp uzay ve mekanda uzun adımlarla yürüme fırsatı tanır."            
                                                                                                                         Charles Bukowski

Herşeyi unutturur, çevreyi takmazsın ve sonsuza kadar mutlu olacakmışsın gibi gelir. İtirafları kolaylaştırır, keyif verir, yatıştırır. Dozunda alındığında, canlılık verir, insanı iyimser, neşeli ve konuşkan yapar. Kişiler arası ilişkileri kolaylaştırır, çekingenligi giderir, kendine güveni artırır. Sıkıntıları unutturur, gerginliği ortadan kaldırır. Kan yapar, kafa yapar, öksürüğe iyi gelir, ısıtır, damar ve nefes açar, yok efendim böbrek taşı düşüttürür. Bak sen, daha neler. Mış, muş..


Hiç içmemiş ve kokusundan, tadından nefret eden biri olarak derim ki "içmeyiniz". Evde her tür kadeh takımları vardır da hala hangisi neye kullanılır tam bilmem. Beyin lobum bu bilgiye kapatmış kendini, ne yapayım. Zararlarını saymaya parağraflar yetmez. Mutluluğu ve keyfi hayatın farklı açılımlarında arayınız. Beyin hücrelerim benim çok değerli, ölünce yerine yenisi gelmiyor biliyorsunuz. Bedenimiz ve aklımız bize tabiatın bir armağanı ve de bir emanet. İnancım gereği mi? Öncelikle kendime ve çevreme verdiğim değer ve saygı gereği bu böyle. Yok ben az içiyorum, yok sosyal içiciyim. Geçiniz bunları. Bu kendini kandırmaktan başka bir işe yaramaz. Bu işler hep bu illüzyonla  başlar. Elbette kendini sınırlayabilenlere sözüm olmaz.

Hele kadınları bu konuda hiç anlayamamışımdır. İyi cesaret. Sen kendini yavaş yavaş bitiriyorsun, bağışıklık ve sinir sistemini çökertiyorsun. Asıl gerçek geri dönüşlerle yaşın ilerledikçe daha iyi yüzleşeceksin ve artık ne yapsan da geri dönüşü olmayan bir yola girmişsindir. Sonucu hiç de iyi olmayan, çok karanlık ve dar bir tüneldir bu. Cilt analizlerinde iyice öğrendim, kadın veya erkek içenle içmeyen çok bariz metrelerce uzaktan dahi anlaşılabiliyor. En olmadı gözlerin seni ele veriyor. Anlamadığım bu kadar mı, iradene sahip olamıyorsun? Bence bu basit konuda bile zayıfsan hiçbir şeyine de sahip değilsin. Söylediklerin de inandırıcı değil, sana saygı duymamı, seni dinlememi veya ciddiye almamı bekleme benden. Ha kızabilirsin, hatta sayfamdan hemen uzaklaşabilirsin. Ben hayatın realitesindeyim, duygusallığında veya postmodernliğinde değil. Arabesk, sadece öyle dinle ve geç şarkılardan ibarettir bende. Çok sevdiğim Müslüm abimdir. Modern olduğunu iddia edip, acıma ve acındırma tavırları içeren, masa başında dünyaları kurtaran arabesk tavırlar veya söylemler hele hiç değildir. Bu dünyada, ne acılar yaşayan insanlar var, dön bir bak, biraz empati yap. Bir coğrafyada evini terketmek zorunda kalanlar, hergün bomba, silah sesleriyle yaşamak zorunda kalanlar, bir diğerinde hergün açlık sınırında yaşayanlar...



Aman ya da ne istiyorsan onu yap, herkes kendinden sorumlu nasılsa. Sen kendini kendinde tüketmeye devam et. Bence hiç sakıncası yok. Başına gelenlerde benden bir merhamet veya acıma hissi bekleme. Sakın anlatma, dertlenme ve de sızlanma. Bunları dinlemeye vaktim bile yok. Çok katıyım bu konuda. Derler ya "mezardan babam çıksa" bile bu böyledir. Arkadaşım veya akrabam hiç farketmez. Allahın işine karışılmaz tabi ki ancak ileride olacak olanlar için "oh çok iyi olmuş, pek de güzel olmuş" diyeceğim ve arkamı dönüp yoluma devam edeceğim.





6 Ocak 2016 Çarşamba

KİLO VERMEK ÜZERİNE


Şimdi zannediyorsunuz ki, şunu yemeyelim, bunu yapalım diyeceğim. Hiç de yapamam. Herkesin diyet uzmanı olduğu bir toplumda bana söz düşmez. Ben de son bir yılda epey kilo vermiş biriyim. Hiçbir şey yapmadım sadece yediklerimi azalttım. Âhkam kesemem tabi ancak minik doneleri verebilirim. Ben işin teknik değil psikolojik boyutundayım. Yani şu ; konuyu bazen çok umursayıp bazen de hiç umursamadığımın özetidir bu.

Bizim toplumun bir huyu var. Arkadaşını, tanıdığını görüyorsun, daha yeni karşılaşmışsın ilk sözü "kilo almışsın" veya tersi "kilo vermişsin". İkisini de duymaktan hoşlanmıyorum. Yani nedir bu takıntı kardeşim. Ana sütü gibi helal kendi ekmeğimi yiyiyorum. Oh afiyet olsun kendime. Dünya kadar önemli mevzuların arasında herşeyi boşvermişiz, bir bu konuya takıntılıyız. Çok sağlıklı bir toplumuz ya. O yüzden zaten sokağa çıktığımızda çoğu kadın ve erkekler maşallah filinta gibi. Kiloyu alan biri biliyor zaten kendini, bir de senin hatırlatmana gerek yok ki. Belki bir sıkıntısı var, belki bir ilaç kullanmak zorunda, gitmeyin bu kadar üzerine. Ayrıca herkesin genetik kodları o kadar da şanslı değil. Aldığında durmadan hatırlatanlar verdiğinde hiç konuyu açmıyorlar nedense. 

Çoğunluğun günde üç dört ilacı hüplettiği, her iki kişiden birinin anti depresan ilaçları kullandığı güzel ülkemin herşeyi bir kenara bırakıp sırf bu meseleye odaklanması da ayrı bir doktora tezi konusu olmalıdır zannımca. Ah zavallı SSK sen batmalısın, oluk oluk ilacın tüketildiği toplumumuzda, bu senin makus kaderindir. Tanıdığını görüpte, 'nereye' diye sorduğunda 'doktora ilaç yazdırmaya' cevabını hepimiz çok duymuşuzdur. Böyle birşey dünyada nerede var allah aşkına. Üstelik devamlı ilaç kullanıyorsun da hastalığın geçiyor mu? Hayır! İlaç da bir nevi kimyasal değil mi? Bir yeri onarırken diğer yerleri harap etmiyor mu? Hatta bazılarında uyuşturucu içerikler mevcut. Yapacak birşey yok tabi, hastalık gelmiş bir kere. Yani asıl kafa yorulması gereken mevzu budur. Niçin bu kadar şeker, tansiyon, kanser, obezite, astım gibi rahatsızlıklar korkunç bir hızla artıyor? Ergenliğe girme yaşı çok düştü. Bebekler daha doğarken astım, alerji hastası. Birileri bizim genetik kodlarımızı darma duman etti sanki. Bunu hiç düşündünüz mü? Toplumun içine bir virüs girdi sanki ve durumu toparlayamıyoruz. Dünyada tıp fakültelerinde okutulan 'besin destekleri' bizde okutulmuyor. Öncelikle bunlar hayat boyu kullanılmalı ki hastalıkların önü kesilsin, yani ilaç son çare olmalıdır. Diyetisyenlerin, dahiliye doktorundan daha çok önemsenip itibar gördüğü ülkeyiz biz.


Aman hele biz kadınlar arasında ne büyük bir kıskançlık konusudur. Bunu bana devamlı hatırlatanlar bayağı bir "gürbüzler" şu an. Ne eğlenceli. Bu fikri kafama zorla onlar soktu, benim bir suçum yok yani, masumum. Keyifli zamanlarımdayım şükür, sağlık iksirli limonlu-su kadehimi onlara kaldırıyorum. Sadece son üç kilom kaldı. Epeydir buralarda oyalanıyorum ancak altını çiziyorum istediğim için böyle. Malum borsa endeksi gibi destekler ve dirençler var, son desteğimde epeydir tutunuyorum, bir gayretle onu da hızlıca aşağı kıracağım elbet. Hem çok zayıf ve hem kilolu olma halini de yaşamış biri olarak konunun öneminin farkındayım tabi. Siz nasıl ve ne şekilde mutluysanız öyle olun. Kim yazmış bu kuralları, kanun mu yani? Ancak çok hareketli olmak ve yürüyüşü hiçbir dönemde aksatmamak, asansör kullanmamak çok güzel. Bu da insanı çok zinde tutan bir alışkanlık.


Aynı yaşta, boyda ve benzer kilolarda olduğum komşum var. Devamlı birbirimizi motive ediyoruz. Bazen ben onu geçiyorum kilo vermede bazen o beni. Değil kıskanmak hep destek, hep moral. O verdikçe ben motive oluyorum. Onu gördükçe kendime daha çok inanıyorum. Demek ki oluyormuş diyorum. Aynı şeyi o da benim için söylüyor. Şimdi bana fark attı, üç kilo, ne güzel, onun azmiyle gurur duyuyorum ve örnek alıyorum. Çalışan başarır. Yani konuya ben böyle bakıyorum. Eğleniyorum. Siz de böyle bakın.


4 Ocak 2016 Pazartesi

ALMANYA GÜNEŞ ÜRETTİ

 

Bu, insanlığın belki de ateşi kontrol etmeyi öğrenmesi kadar önemli bir gelişme. Bizde, mühendisliğin sınırları inşaatta, betonda, bilimin sınırları da Tübitak'ın ödüllü "okunmuş fasulye"si minvalinde olduğu sürece bilim konusunda karamsarım. Bu proje bu zihniyete bir tokat gibi. Kim istemez ki "oğlunuz ne iş yapıyor" diye sorulduğunda," güneş yapıyor" diyebilmeyi. Bu bir latife tabi. Biz füzyon teknolojisi üstüne çalışan konsorsiyumlara üye bile değiliz. Aralık ayında okudum haberi, heyecanlandım, üstüne bayağı konuştuk: Almanya güneş üretiyor diye. Avrupa nükleeri bırakıyor, yenilenebilir enerji kaynaklarının peşinde. Yani yenilenebilir enerji gücünü, güneş, rüzgar, dalga, biyokütle, jeotermal, hidrolik, hidrojenden alan ve hiç bitmeyecekmiş gibi düşünülen ve çevreye emisyon yaymayan enerji çeşidi.


9 yıldır üzerinde çalışılan ve 1 milyar euroya malolan "Stellaratör" adını verdikleri proje ile deney ortamında kısa süreliğine süper ısıtılmış helyum plazması elde etmişler. İnsanlık için muazzam bir zeka, çok mu çok çılgın bir gelişmedir. Dünya yeniden şekillenebilir, dengeler değişebilir. Elbette daha çok katedilecek yollar vardır. Sınırsız ve temiz bir enerji burada sözkonusu olan. Almanya demek mühendislik bilimi demek. Şimdi deneyi Ocak ayında hidrojenle yapacaklarmış. Bu plazma reaktörünün adı "Wendelstein 7 - x". Otuz metreküplük plazma hacmine sahip. Bu füzyon reaktörünün yapımında 425 ton materyal kullanılmış, 400 milyon euroya mal olmuş. Amaç 1 gram hidrojenden 10 milyon gram kömürün ortaya çıkardığı enerjiyi elde etmek. İnanılır gibi değil. Heyecanlanmamak dünyaya sırtını dönmektir. Amaç güneş üretmek değil, güneşin çekirdeğindeki süreçlerin incelenip bir nevi taklit edilmesi. Daha basit bir anlatımla, evrendeki çekirdek kuvvetini kullanarak bu kuvvetin neden olduğu ve güneşte her an meydana gelen hidrojen atomlarının yüksek sıcaklıkta tepkimeye girip, birleşerek helyum atomuna dönüşmesi işlemidir. Güneşte bu füzyon her zaman olur ve bu reaksiyon sonucu enerji ortaya çıkar.


Keşke bizde de böyle 10 yıllık, 20 yıllık uzun vadeli projeler olsa. Orada Araştırma ve Geliştirme faaliyetlerine gittikçe daha çok önem veriliyor ve bunun üçte ikisini Alman firmaları karşılıyor. Ayrıca sadece Alman firmaları araştırma yapmıyor, bilimsel araştırma yapan her dört firmadan biri yurtdışındaki başka bir firma tarafından finanse ediliyor. Bunun için yüksekokul, enstitü ve üniversitelerle işbirliği yapılıyor. Dünyanın en büyük nükleer reaktöründen bahsediyoruz. Olası bir kaza halinde etkileri Çernobil ile kıyaslanamayacak kadar büyük olacaktır.

Aslında nükleer kaynaşma zaten mümkündü, sorun tokamakların ( plazmanın kapalı manyetik alan bölgesi içinde hapsedilmeye çalışıldığı bir tür plazma tutucu sistemin, adı ) plazmayı enerji üretecek kadar uzun süre tutamamasıydı. Stellaratör denilen teknoloji, plazmayı çember duvarlarından daha uzun süre uzak tutabilme potansiyeline sahip. Dolayısıyla, sistemden plazmayı oluşturmak için harcadığınız enerjiden daha fazlasını almak ilk defa mümkün olabilecek.


Siyasi veya ekonomik yönden etkileri ne olabilir? Ortadoğu coğrafyası ve namı değer dolarları, petrolleri önemini kaybedince, arap kralları ve prensleri bu yeni duruma ayak uydurabilecek mi? Aynı siyasi güçlerini, rejimlerini muhafaza edebilecekler mi? O zaman hala bu topraklarda söz sahibi olmaya çalışmak ne kadar anlamlı? Bekleyip görücez.


2 Ocak 2016 Cumartesi

YÜZ ŞEKLİMİZE GÖRE KAŞLARIMIZ NASIL OLMALI ?



Yüzümüz her anlamda olumlu olsa dahi doğru kaş şeklini bulamadıysak güzel görünmemiz çok zordur. Yani kaşlar yüzün ifadesinde çok önemli rol oynayan yüz güzelliğinin en önemli öğesi, ifademizi ve bakışımızı belirleyendir. Eskilerin, güzelliği ifade ederken "kaşlı, gözlü maşallah" sözleri hep kulağımdadır. Ya da "kaş göz, gerisi söz" gibi. Yüzde en çok dikkat çeken, gözleri ve ifadeyi vurgulayan aslında
kaşlarımızdır.


Kadınların en temel sorunudur kaş küsmesi. Yani kaşın yanlış alınması, üzerinde çok fazla uygulama yapılması, kullanılan ilaçlar veya stres kaynaklı nedenlerden dolayı çıkması gereken yerlerde çıkmaması, seyrelmesidir. Sadece tek bir kıl alınırken dahi çok iyi düşünülmeli, çünkü o bir tane kıl dahi dahi kaşımızda boşluk oluşturabilir. İşini iyi bilen birine aldırmalısınız, çok iyi ifade edin talebinizi ve kontrolu elden bırakmayın. Çoğumuzun başına gelmiştir, anlatırız tamam derler, başımızı kaldırıp aynaya ilk baktığımızda sürpriizzz. Siz anladınız onu. Çünkü bunun da bir matematiği vardır. Ben her zaman kalın kaş sempatizanı olmuşumdur, daha doğal ve genç gösterdiğine inanıyorum. Moda ve trendler beni bağlamıyor. Ergenlikten beri dert edindiğim kalın kaşlarımın aslında büyük bir avantaj olduğunu öğrendiğimde sevinmiştim, çünkü istediğim her türlü şekli verme avantajına sahiptim. İnce kaş çok zor, neyse ki artık kaş kalemi, kaş boyama ile belirginleştirme, kontür, kalıcı makyaj gibi çözüm yolları var da, kadınlar rahat etti. Yani kalkık ve kalın kaşlarımla  gayet de barışığım. Önemli olan yüz tipimize göre doğru kaş şeklini bulmaktır. Yüz tipimizi belirlerken bunun ölçümleri ve oranları var tabi. 


OVAL YÜZDE : En ideal yüz tipi olduğundan birden fazla kaş şekli gidebilir. Ama yine de oval yüze en çok yakışan kaş modeli hafif kavisli olandır.

YUVARLAK YÜZDE : Yuvarlak kaşlar yaparsak yüzümüzün daha yuvarlak görünmesine neden oluruz. Olmaz. Bunun yerine yüksek kavisli kaş şeklini tercih etmeliyiz. Yuvarlak yüz hattına en çok kavisli kaş modeli yakışır.

UZUN YÜZDE : Yüzümüzü orantılı ve daha kısa göstermek istiyorsak düz kaş modellerini tercih etmeliyiz. Bu ihtiyacınız olan illüzyonu sağlayacaktır. Yüksek kavisli kaş uygularsak bu yüzümüzün uzunluğunu daha da vurgular.

KARE YÜZ : Kaşlarımızı fazla inceltmemeye dikkat ediyoruz. Daha kalın kaşlar bizim için her zaman daha iyidir. Kaş şeklimiz ise hafif yuvarlak olmalı ama asla tamamen yuvarlak bir şekle sahip olmamalı. Hafif yuvarlak ve kavisli kaş modellerini tercih etmeliyiz.

KALP YÜZ : Yüz hatlarımızı yumuşatmak için köşeli kaş modellerinden uzak durmalı, bunun yerine yuvarlak hatlı kaşları tercih etmeliyiz. Köşeli kaş modelleri yüz hattımızı daha fazla ortaya çıkarır ve çenemizin daha sivri görünmesine neden olur.


1 Ocak 2016 Cuma

ALAMANCI OLMAK

1970' li yıllarda 'Alamana kapağı atmak' diye bir tabir vardı. Sanki oraya gidersek bütün dertler biter, tüm sorunlar çözülürdü. Bizde 1978' de döndük. Tabi neyle bilin, kırmızı Mercedes' le. O zamanlar Alman plakalı arabadan çift kasetçalarlı müzik seti ile inmenin ayrı bir süksesi vardı. Vatana başka bir model araçla dönmek imaj açısından olmazdı. Tanıdıklardan kim evlenirse araba gelin arabası yapılır ve ön kaportaya gelinlik giydirilmiş, simli teller içinde bir bebek oturtulurdu. Erkek gömlekleri geniş yakalı, uzun ve polyesterdi. Akrabalara, tanıdıklara Marlboro sigarası, fisto ve çikolata hediyeler getirmek âdettendi. Yani pek bir havalı birşeydi. Çocuktum ve niye ilgi odağı olduğumu uzun bir dönem anlayamamıştım. Hatta orada bir yıl gittiğim okulda, başka çocuğun bir yaramazlığı yüzünden öğretmenimin benim yaptığımı zannederek kitabın tersini yüzüme çarpmasıyla yaşamdaki ilk ve tek dayağımı yemiştim. Ne o çocuğu, ne siyah saçlı İnci öğretmeni hiç unutmadım, tüm detaylar aklımda. Niye anlatıyorum bunları, yeni yılın ilk günü hep biraz hüzün verir. Bu aralar Nuri Sesigüzel dinliyorum. Birçoğunuzun gülümsediğini biliyorum. Gülün gülün, oysa bu babamın şarkısıydı ve tüm bu anlattıklarımla aramdaki görünmez bağlarımdı. O yıllara açılan pencerem, birkaç gündür devamlı aklıma gelen çocukluk anılarımdı.