15 Kasım 2015 Pazar

" UÇURTMA AVCISI "


Bana en çok etkilendiğin on kitap sıralayın deseler bu mutlaka o listede yer alır. Afganistan asıllı Amerikalı yazar Halit Hüseyni' nin 2003 yılında yayınlanan kitabıdır. Birinci kısmı Afganistan'da geçen yılları, sonra ABD serüvenini anlatır. Sayfalarda sakince ilerlerken ve hiç o hisde değilken aniden hıçkırarak ağladığım kitaptır kendisi. Çok sevip de ikinci kere asla okuyamayacak olduklarım arasından. Neden mi? Çünkü beni içten içe vuran, yaralayan, vicdanı rahatsız eden bir yanı var, her okuyanda olduğu gibi. Her sayfasında 'keşke birşeyleri değiştirebilecek sihirli bir gücüm olsaydı' dedirtenlerden.

Radikal islamcıların ve emperyalist güçlerin insanların hayatını nasıl mahvettiklerine tanıklık ediyoruz bir nevi. Alt metinde yeni sömürgecilik dönemi, küreselleşme, kültürler arası çatışma, dini ikiyüzlülük, ırkçılık, iç savaş ve göç gibi evrensel konulara da bir bakış açısı getiriyor. Hiç silah sesleriyle büyüyen çocuklar barışı bilebilir mi, merhamet duygusunu barındırabilir mi? Tehlike bazen en beklenmedik zamanlarda mı ortaya çıkar? Anlatanın iç ses olması daha da çekiyor bizi hikayeye. Dünyalarımız ve hikayelerimiz farklıdır ancak bu kitap neredeyse tüm yaşantılara veya duygulara hitap edebilmektedir.

Kendi evlatlarımızı pamuklara sarıp sarmalarken Afganistan'da çocuk olmak nasıldır, çocuklar çok vardır da fiziken, çocukluk var mıdır? Ya da coğrafyayı genişletelim, benzer sorunları her gün, her an yaşayan Orta Doğu coğrafyasında durum farklı mıdır? On iki yaşlarındaki bir çocuk bize öyle insanlık dersi verir ki yeniden 'iyi bir insan olabilmek' mümkün müdür sorusunu hafızalara kazır. İşte 'hayat bu mudur?' dedirtir.




14 Kasım 2015 Cumartesi

NÜKLEER - ÇERNOBİL - DRAMLAR


Epeydir bu konuyu paylaşmayı kafama koymuştum. Çıkış noktam son zamanlarda bizde nükleer santraller kurulması konusu ve kamuoyu tepkisi. Yazmazsam, hatırlatmazsam olmazdı. Yıllar geçti üstünden ancak hala hatırlayınca içimiz acıyor, hala çoğu yaralar kapanmadı. Olay şuydu ; 1986 yılında Ukrayna'nın Kiev'e bağlı Pripyat şehrindeki Çernobil Nükleer Santrali, 4. reaktörde rutin bir bakım esnasında önlenemeyen çekirdek tepkimeleri ve kat be kat yükselen enerji ve ısı yayılımı ile tüm santralin alevler içinde kalması. Sonuçları mı?

-Patlama sonucu Çernobil'in 10 km'lik tehlike çemberine giren 49.000 nüfuslu Pripyat boşaltıldı. Bilimsel tahminlere göre de bir 900 yıl daha burada kimsenin yaşayamayacak olduğudur.
-3 milyondan fazla kayıtlı insan Çernobil kurbanıdır.
-Tiroit kanserine yakalanma oranı kazadan sonra on kat artış göstermiştir.
-2,5 milyon hektar tarım toprağı şu anda kullanılamıyor.
-Sakat doğumlar % 200 artış göstermiştir.
-Radyoaktif bulutlar, ta İskandinavya' ya kadar ulaştı. Reaktör binası 410.000 m3 çimento, 7000 ton çelik kullanılarak kapatılabildi.
-7,1 milyon insanın ciddi sağlık sorunları yaşaması bekleniyor.
-Tüm radyoaktif etkilerin kaybolması için 48 bin yıldan bahsedilmekte.

Bölgede yangın söndürme ve temizlik faaliyetine katılan yüzlerce kişi radyasyon kurbanı oldu. Patlamayla o bölgeye yönlendirilen itfaiye ve ordu birliklerinin radyoaktif tehlike ile başlarına gelecekten haberleri yoktu. Mide bulantısı ve kusma ile çoğu hemen hayatını kaybetti. 3'er dakika çalışmaları belirtilmişti. O 3'er dakikada hayatları boyunca alabilecekleri radyasyonu almışlardı, kalan insanlığı kurtarabilmek için. Konuyu neresinden tutarsak tutamıyoruz aslında. Başka insanların acılarını hissetme yetisi insanı insan yapan değerlerden. Bu çaresizliğin katlanılmazlığı durumu benim içimi çok acıtmıştır hep. Ömrü sadece 40 ile 60 yıl arasında değişen nükleer santrallerin yanında rüzgar ve güneşte bu 15-20 yıl civarındadır. Kurulum maliyeti korkunç yüksek 15 milyar dolarlar civarında. Yani, bilmiyorum.









AYAK SAĞLIĞI



Anlattığım herşey tecrübeyle sabittir. Çok fazla karışımlar içeren, maske, kür tariflerim var ancak bunları şimdilik paylaşmıyorum. Mümkün olan en sade en basit tariflere devam. Ayaklarımız, tüm yükümüzü taşısalar da, güzellik ve moda uğruna giydiğimiz dar ve yüksek topuklu ya da çok düz ayakkabılar ile en ihmal ettiğimiz organımızdır. Öncelikle aynı ayakkabı iki gün üstüste giyilmemelidir. Çünkü ayağın nemini alan ayakkabı bir gecede kurumayabilir. Nemli ve kapalı ortam her zaman sağlıksız bir ortamdır ayaklar için. İkincisi ayakkabının topuk meselesinde. Yani aman bunlar çok rahat geliyor diye sürekli aynı ayakkabıyı giymek çok sakıncalı. Örneğin bir gün babet veya türevleri gibi düz ayakkabı giyildiyse, ikinci gün alçak topuk, yüksek topuk, spor ayakkabı, dolgu topuk vb. yani farklı topuklar farklı yapıda ayakkabılar tercih edilmelidir. Ayak tabanı, bileği ve parmak sağlığımız için bunları yapalım. Ayak bileğimizi hergün şaşırtmalıyız.

"Çay ağacı yağı" diye birşey var, mikrop öldürücü, antiseptik, mantar, bakteri, virüslere karşı koruma duvarı oluşturuyor, ayak parmaklarınız özellikle de tırnaklarınız için mutlaka kullanın derim. Çok muhteşem bir ürün, kokusu da mis.

Refleksoloji ise ayak tabanındaki refleks noktalarına, el ve parmak teknikleriyle basınç yaparak uygulanan kökeni Çin'e dayanan 5000 yıllık bir uygulama. Seans boyunca ayaktaki tüm refleks noktaları el hareketleriyle tek tek uyarılıyor. Ayak masajı ve bakımı ile ölü deriden arındırarak nefes almasını sağlıyoruz. Ayak masajı kan dolaşımını düzenler, ödemi atar, yorgunluğu alır ve sonuç olarak kişiyi rahat, hafif ve mutlu hissettirir. Bu çağda yeni yaşam tarzıyla beraber o kadar ihtiyaç ki bu konular o yüzden her köşe başında 'Ayak Sağlığì Merkezleri' açılmaktadır.


12 Kasım 2015 Perşembe

HERŞEY BİRDENBİRE OLDU

Aslında birdenbire değil herşey yirmi dakikada oldu. Kadın her zamanki gibi sabahın erken saatlerinde kapıda son hazırlıklarını yaparken, aynı dakikalarda okuluna veya işine gidenlerden karşılaştığı apartman sakinleriyle günaydınlaşma, ayaküstü hoşbeş sohbet, selam, kelam faslını tamamladı. Ne de olsa yirmi iki yıllık komşularıydı birçoğu. Yola koyulmaya hazırdı ve kendini çok iyi hissediyordu. Apartman binasından çıktığında başını gökyüzüne kaldırdı ve yaz-kış çantasından eksik etmediği güneş gözlüğünü takma ihtiyacı duydu. Kış güneşi cam gibi parlıyordu sonbahar mevsiminde. Altı üstü en fazla yirmi - yirmi beş dakikalık bir yürüme mesafesini arşınlayacaktı. Günün temposuna hazırdı. Ensesine inen dalgalı saçlarını savurmaya başlamıştı çocukluktan kalma bir alışkanlıkla. Hava falan değil doğal bir refleksti bu. Ha şu dönemeci döneyim, şuradanda karşıya geçeyim derken gözlüğünü takmamış o arada da hava kapatmaya başlamıştı. Gökyüzü grileşmiş, rüzgar yüzünü yalamaya başlamıştı.

Hergün yüzde yüz çok iyi hissetmezsiniz kendinizi. Hani ya ayakkabının topuğu hafif rahatsızlık verebilir, bazen of gömleğin yakası veya kolu, yok pardesünün kemeri sorundur. Birşey birşey, oysa bu sabah kendini yüzde yüzlük hissediyordu. Bunları düşünürken hafif ürpermiş, rüzgar sertliğini gösterirken yağmur çiselemeye başlamıştı. Adımları hızlanırken yağmur da daha iri tanelerle inmeye başlamıştı. Korku filmi gibiydi herşey, gökten dolu taneleri çok hızlı ve sert şekilde düşüyordu. Tüm insanlar hızlıca kaçışmış sanki tüm caddelerde bir tek kendisi kalmıştı. Ne bir araç bulabiliyordu bineceği, ne adım atabiliyordu dere gibi hızla akan cadde ve kaldırımlarda. Kararmış bir havada dizlerine kadar suya batmayı göze almak zorundaydı. Ne eve geri dönebilirdi, ne varacağı yere tâkatı kalmıştı gitmek için. Taneler gözlerine çivi gibi iniyordu. Ayağındaki yırtık kot nerdeyse tamamen sular içindeydi. Botlarının ıslaklığından, suya çıplak ayakla basmakla aynı histeydi. Binbir güçlükle ulaştığında mekana, kapıda sinirleri boşalmış hüngür hüngür ağlıyordu, bir adım daha atacak dermanı kalmamıştı. Hayatında hiç böyle bir çaresizlik hissi yaşamamıştı. Şevkatli bir arkadaş grubu kapıda karşılamış, sarıp sarmalamıştı kendisini. Üstünü kalorifer peteğinde kuruturken, sıcak çayını yudumluyordu hoş sohbetle beraber.

Sana gelince sevgili İstanbul'um, kadın ruhu gibi anlık değişiyorsun. İs kokarsın, deniz kokarsın, bazen benzin, bazen çöp, bazen nem, rutubet kokarsın. Hep çok değişken ve mistiksin, bazen sislisin. Bir açıp bir kapatan, ne şekilde olacağı bir türlü belli olmayan, sabah başka akşam başka, güvensizsin. Ey gözünü sevdiğimin İstanbul'u hep kaotik ve karmaşıksın. Biliriz, meteorolojiyi bilim olarak kabul etmezsin, sen kafana göre takılansın, delirir ve delirtirsin. İşte bu yüzden vazgeçilmezimsin, ne havandan geçebilirim, ne şehrinden.